Wednesday, September 30, 2009

Anastasis: Resurrection - Diriliş




This theatre play about the Life of Jesus starts in the times of Caesar Augustus in Bethlehem of Judea with a conversation between Saint Joseph (husband of Mary) and his neighbour about the miracle of the Holy Spirit.

In Act I, Scene II.,
King Herod, Roman client-king of Judea, in his palace in Jerusalem, is alarmed at the prospect of the new-born king usurping his rule. He talks with a soothsayer about the risks that this birth will bring to his kingdom. Joseph led his family to safety in Egypt to escape from Herod.

In Scene III., after
Saint Joseph fled to Egypt with his wife and Jesus, in a narrow street in the city, he comes across a Jewish Rabbi and talks with him about the education of young Jesus.

In Scene IV., in the city of
Gamala, which was the capital of the Jewish Golan from 87 BCE to 68 CE, two men talk about the Roman governer Publius Sulpicius Quirinius's census on Jews and about the heavy Roman taxes. At the end of the conversation, they conclude that only a rebellion, an open revolt against the Roman rule can be a solution.

In Scene V., we are in the times of
Tiberius Caesar Augustus. Near the Jordan River, John the Baptist disccusses with a Roman soldier about baptizing people in the river and about his preaching.

In Scene VI.,
Jesus was led into the desert by God where he fasted for forty days and forty nights. During this time, the devil appears to him and an interesting conversation begins. Devil tempts Jesus to demonstrate his supernatural powers as proof of being the Son of God, although each temptation is refused by Jesus with a quote of scripture from the Book of Deuteronomy.

In Scene VII.,
Jesus meets two fishermen, Simon and Andrew near the Lake of Gennesaret in the region of Galilee. They become the first two apostles of Jesus.

In Scene VIII.,
Jesus, in front of a synagogue, talks with his Apostles about prayer, alms and fast.

In Scene IX., in a small village near the
Lake Tiberias (Sea of Galilee) two old farmers talk about Jesus.

In Scene X., there exits a man who possessed by demons at
Gerasenes, who the people had tried to chain up but had escaped, and lived in caves, and roamed the hills. He comes across Jesus. He drives demons out of the man.

In Scene XI., in a green place,
Jesus and Twelve Apostles have come together. Jesus gives some advises to his disciples.

In Scene XII.,
Jesus visits his childhood home Nazareth, but he is not welcomed over there.

In Scene XIII., in a
Synagogue, Jesus, a Rabbi and two people from Nazareth sit together. They discuss about the day of vengeance mentioned in the Book of Isaiah with Jesus.

In Act II, Scene I., in a green place in
Galilee, Apostles sit together around a fire in the evening. Jesus talks with Andrew about John the Baptist and Herod Antipas who jailed him. After a while they learn that John is beheaded.

In Scene II.,
Jesus is in Samaria. Mount Gerizim can be seen in the far. He talks with a pilgrim at Jacob's Well. He then encounters with the woman of Sychar (Shechem), in which He declares Himself to be the Messiah.

In Scene III.,
Jesus is in Bethany. He is in front of a cave, Lazarus' tomb, with Martha, the sister of Lazarus and Mary. Jesus raises Lazarus from the dead.

In Scene IV.,
Jesus is in Gethsemane garden which is located at the foot of the Mount of Olives. He speaks with a child.

In Scene V.,
Jesus together with Saint Peter is in Jerusalem, in front of the Herod's Temple. He talks with the steward of the temple. Jesus chased some money-lenders and merchants from The Temple grounds, accusing them of desecrating a sacred place with secular ways.

In Scene VI.,
Jesus is back again in Gethsemane garden. His apostles, the sons of Zebedee, John and James talk about Saint Peter and about who is going to sit next to Jesus in the kingdom of God.


Mehmet Murat ildan

Tuesday, September 15, 2009

Pax Drama - Davetli Misafirler Oyunu


Pax kelimesi Lâtince “Barış” anlamına gelir. Pax-Drama demek “Dramanın Barışı” demektir. Tiyatronun ve daha geniş anlamda da edebiyatın uluslararası barışa katkısı, üzerinde önemle durulması gereken bir konudur. Dünyaya baktığımız zaman pek çok noktada ülkeler arasında derin düşmanlıkların, ciddi gerginliklerin olduğunu görüyoruz. Bunların tarihsel/psikolojik/ekonomik/dinî vs. sebepleri var. Bu tür gerginliklere aklımıza gelen ilk örnek elbette Türk-Yunan gerginliğidir; Hindistan-Pakistan, Kuzey-Güney Kore, İsrail-Filistin gibi başka pek çok örnek de aklımıza neredeyse hiç düşünmeden hemen gelmektedir… Tiyatro/Edebiyat bu sorunlara elbette gözlerini kapayamaz; çünkü tiyatronun/edebiyatın vicdanı bir hayli gelişmiştir. Robert Downs’ın “Dünyayı Değiştiren Kitaplar” başlıklı bir çalışması var. Bu kitabın arkasında güzel bir cümle yer alır: “Basılı sözün büyük kudreti!” Söz gerçekten de çok güçlüdür; kelimeler, insanları ve dünyayı değiştirebilirler. Adam Smith’in Milletlerin Zenginliği kitabı, Henry David Thoreau’nun Sivil İtaatsizliği, Nicolaus Copernicus’un Gök Kürelerin Dönüşleri Üzerine başlıklı kitabı ya da Charles Darwin’in Türlerin Kökeni, Karl Marx’ın Kapital’i ve benzeri eserler bize kitapların, fikirlerin gücünü, geleceği nasıl etki altına aldıklarının açıkça ispatını yapmaktadır… İşte tiyatronun/edebiyatın uluslararası barışa katkısını sözlerle, fikirlerle yarattığı o büyülü dünyada aramak gerek. Daha somut konuşmak gerekirse Türk tiyatrosu/edebiyatı özellikle Türk-Yunan dostluğuna vurgu yapacak, bu meseleyi bir barış, sevgi ve hoşgörü boyutuna taşıyacak eserleri yaratmakta öncülük etmelidir. Yalnız bu tür eserlerin yaratılmasına kolay gözle kesinlikle bakılamaz. Örneğin Türk-Yunan dostluğunu öne çıkaran bir oyun yazıyorsanız, burada “Denge” çok önemlidir. Eğer eserde ağırlık (iyilik, doğruluk, alçakgönüllülük, yiğitlik vs.) fazlaca Türklerden yana ise, bu öteki tarafın olumsuz tepkisini çekecektir. Ağırlığı (yani iyiliği, doğruluğu, alçakgönüllülüğü, yiğitliği, vesaire değerleri) komşuya verirseniz bu kez de evdeki insanlar tepki göstereceklerdir!... Eğer dostluğun gelişmesi isteniyorsa iki tarafın da onaylayacağı “Makul” bir denge kurulmalıdır… Bu düşüncelerin ışığında Türk-Yunan dostluğu üzerine “Davetli Misafirler” isimli tek perdelik kısa bir drama yazdım; bu oyun daha sonra Sisam Adası Aşıkları adıyla öykü olarak da basıldı. Absürd tiyatro, epik tiyatro, eleştirel gerçekçi tiyatro, devrimci tiyatro ve daha onlarca tiyatro türü vardır; ben bu yazdığım kısa oyun için “Pax-Drama” deyimini kullanıyorum, bir başka deyişle, “Barış getiren drama,” ya da “Barışa hizmet eden drama!...” Sanırım ilk kez bu deyim kullanılmış oluyor. Benim Türk-Yunan dostluğu üzerine olumlu bir bakış edinmemim en önemli sebebi İngiltere’de iktisat doktorası yaptığım yıllarda doktora tez danışmanım olan Yunanlı Profesör Apostolis Philippopoulos’tur. 1990’lı yıllarda Türk-Yunan gerginliği oldukça yüksekti. Ben de kendime Yunanlı bir hocadan tez danışmanı seçmek istediğimde çevremdeki dostlardan “Pek akıllıca bir fikir değil!” şeklinde yorumlar gelmişti. Yıllar içinde gördüm ki, bana yapılan telkinler haklı çıkmadı, çünkü Apostolis Philippopoulos bana inanılmaz derecede yardımcı oldu; Kardak kayalık krizi gibi zamanlarda bile onunla görüşmelerimizde her zaman Türk-Yunan ilişkilerindeki olumlu yönleri öne çıkardı, siyasetten değil dolmalardan, domateslerden, Ege kıyılarının güzelliğinden bahsetti; düşmanlığı ve nefreti öne çıkardığınızda zaten geriye hiçbir şey kalmaz, hiçbir çözüme ulaşılamaz!.. Bizim tiyatromuz, Türk-Yunan dostluğunu geliştirici açılımlar yapmalıdır. Edebiyat, siyasi konuları çözebilecek kadar iki taraf insanına da güçlü bir sevgi aşılayabilir, onların bilinçaltına işleyebilir.
Peki edebiyat Ege’de karasuların 12 mile çıkması gibi bir meseleyi, ya da Kıbrıs meselesini çözebilir mi? Tiyatronun/edebiyatın böyle bir iddiası olmaz; ancak o, insanları sağduyuya davet eder, onlara barışın bir ütopya değil bir gerçeklik olabileceğini gösterir; temelde düşmanlık üzerine kurulu iki ülke halklarının bu zihinsel yapısını olumlu bir boyuta çeker. Tiyatro/edebiyat, insanların sadece cehennemi görmelerini, cehenneme takılmalarını engelleyebilir ve onlara cennetin de var olduğunu, yani iki ülke arasında güzel bir dünyanın pekâlâ kurulabileceğini gösterir; bunun kurgusunu onların önüne koyar… “Davetli Misafirler,” Türk-Yunan dostluğu meselesine küçük bir katkı amacı taşımaktadır. Türk ekonomisinde nasıl ki sektörel bazda çalışmalar, gelişmeler yapılması gerekiyorsa, Türk tiyatrosunda da böyle bazı özel alanlar saptanarak oyun yazarlarımız bu konularda çalışma yapmalıdır. Ve hatta hem devlet ve hem de özel kurumlar, kuruluşlar Türk-Yunan dostluğunu temel alan oyun/roman yazma yarışmaları düzenlemelidirler. Umuyorum ki birkaç yıl içerisinde Türk-Yunan dostluğu üzerine onlarca oyun yazılır ve bunlar Yunanca’ya çevrilerek Atina’da, Pire’de Selanik’te oynanırlar… Gelecekte Türk-Yunan ilişkileri yeniden gergin bir ortama girebilir. Tiyatro/edebiyat bunlardan asla etkilenmemelidir; kendisine doğru bir yol saptamalı ve o doğru yolda kararlı bir şekilde ilerlemelidir. Barışa katkıda bulunmak her zaman için doğru bir yoldur.

Mehmet Murat ildan

Büyünün Gözleri Üzerine Bir Röportaj

Soru1: Metnin oluşum sürecini, nasıl bir düşünceden yola çıktığınızı öğrenebilir miyiz?

Cevap1: Metnin yazılış süreci esasen gizemli bir konudur. Nasıl yazdığımı açıkçası ben de tam olarak bilemiyorum. “Büyünün Gözleri” bir bataklıkta başlıyor. Bir adam karanlıktadır ve sivrisinekler vardır. Oyuna başlarken benim de aslında bütün bildiğim budur. Ancak cümleleri yazdıkça metin kendi kendine gizemli bir şekilde ilerler. Başka oyun yazarlarını bilemiyorum, ama ben bir sonraki sahneyi genellikle bilmem ve bilmeye de çalışmam. Birinci sahne bitince ikinci sahnenin kurgusu kendi kendine ortaya çıkar. Bu oyunu yazma düşüncesi belki de bende Umberto Eco’nun “Gül’ün Adı” filmini seyrettikten sonra oluştu. O filmde bir manastır vardı, rahipler vardı, sanırım İtalya’da geçiyordu film. Oyundaki berber, kontun kumar borcu, bunlar hep farklı kaynaklardan zihnime girmiş parçalardır; insan beyni değişik değişik parçaları çok hızlı bir şekilde bir anda bir araya toplayıp onları birleştirir, ortaya daha önce var olmayan yepyeni bir şey çıkar!... Oyunun felsefesi de benim yaşamdan öğrendiklerime dayanıyor tabii; mutlu olmak için dünyaya pembe gözlüklerle bakmanın çok büyük bir yararı vardır… Her zaman değil, ama bazen pembe gözlükler takılmalı, yani büyünün gözleriyle bakılmalı…

Soru2: Dil kullanımı üstüne neler söylemek istersiniz?

Cevap2: Büyünün Gözleri’nde sanırım şiirsel bir dil var. Ben oyunlarımda dile çok önem veriyorum. Benim için tiyatro öncelikle dildir, sözdür. Kullandığım dilde zaman zaman Shakespeare özellikleri var. Ve hatta bir gün Shakespeare’in kendisi dirilmiş ve yeni bir oyun yazmış gibi onun dil özelliklerini kullanarak o çağa ait bir oyun yazmayı çok isterim. Kullanılan dil konuya göre değişebilir. Mesela benim “Gandhi” oyunumdaki dil yapısı farklıdır, daha düz, daha sade bir dil vardır, çünkü Gandhi kendisi sade bir insandır. “Üstat William Shakespeare” oyunumda dil daha ağdalıdır ve daha fazla söz sanatları vardır. Dil olayını konular da belirleyebiliyor yani. Fakat galiba bütün oyunlarımda ortak bir dil özelliği var. Çünkü Kadıköy Belediyesi’nin yarışmasına ben iki oyun göndermiştim. “Büyünün Gözleri” acaba tercüme bir oyun mudur diye jüri şüphelenmiş, ancak benim ikinci oyunumda da aynı yazınsal özellikleri görünce oyunun bir çeviri olmadığını, özgün olduğunu anlamışlar.

Soru3: Comedia Dell’arte unsurları oyuna ne ölçüde katkı sağlıyor? (Dil açısından da ele alınabilir.)

Cevap3: Açıkça söylemem gerekirse, bu oyunu yazarken kafamda İtalyan Halk tiyatrosu tarzı yazıyorum ya da Comedia Dell’arte unsurları kullanıyorum şeklinde bir düşünce yoktu. İnsan yazarken böyle şeyleri hiç düşünmez, bunların farkında bile olmaz. Bunları daha sonra oyununuzu okuyan yorumcular size “Siz şöyle yazmışsınız” derler. Benim kitaplığımda 200 tane tiyatro oyunu var ve bunların hepsi klâsik oyunlardır. Tiyatroyla ilgili bildiğim her şeyi ben bu 200 eserden öğrendim. Bu eserlerin içinde elbette Comedia Dell’arte unsurları taşıyan eserler de vardı. Bu unsurları sevmiş ve benimsemiş olmalıyım ki onları içselleştirip ve elbette zenginleştirip oyunlarımda kullanıyorum. Yani bütün mesele sevgide yatmaktadır; insan sevdiği şeyi içselleştirir ve onu daha sonra kendi yorumuyla kullanır. Komedi yazarken Moliere, A. De Musset, Goldoni ve benzeri yazarların eserleri de her zaman bizimle birliktedir; onları bilmek, sevmek komedi yazmayı kolaylaştırır…

Soru4: Sahnelemede maske kullanılıyor mu? (Marmara Üni.de kullanılmamış başka sahnelemelerde var mı?)

Cevap4: Ben yalnızca Mimi Komedi oyuncularının sahneleyişini gördüm. Bir de İstanbul’da Kırık Sandalye Tiyatro Topluluğu Büyünün Gözleri’ni sahneledi. Bana oyunun fotoğraflarını gönderdiler. Orada maske yoktu. Maske kullanmak ya da kullanmamak yönetmenin seçimi olmaktadır.

Soru5: Yarışmayla ilgili düşünceleriniz nelerdir?

Cevap5: Bu yarışma benim için çok faydalı olmuştu. Ben bu oyunu daha önce MitosBoyut yayınevine göndermiştim ve hiçbir yanıt alamamıştım, belki ellerine de geçmemişti, tam bilemiyorum. Ancak daha sonra bu oyun yarışmada ödül kazanınca yarışma şartnamesi gereği bu yayınevince basıldı.

Soru6: Bu tür yarışmaları takip ediyor musunuz?

Cevap6: Yarışmaları özellikle takip etmiyorum, ama gazetede ilanlarını görünce uygunsa başvuruyorum. Ancak tabii yarışmalar çok sübjektif olabiliyorlar. Sonuçta kararı 5 ya da 7 tane jüri üyesinin oyun zevki, tiyatro anlayışı belirliyor. Birkaç ay önce bir yarışmaya katılmıştım, dereceye giremedim. Bir ay kadar sonra jüriden tanınmış bir tiyatrocu bana yarışmaya gönderdiğim Emmanuel Arago’nun Günlüğü oyunumun birinciliğe değer olduğunu düşündüğünü, ancak öteki jüri üyelerini ikna edemediğini söyledi. Yani yarışmalarda her şey olabilir. Çok iyi bir oyunla katılsanız da derece alamayabilirsiniz. Ödül kazanmak biraz da bir şans işidir. Mükemmel bir oyunla bile ödül alamayabilirsiniz; zaman zaman da jürilerin tiyatro bilgileri veyahut tiyatro anlayışları sizi değerlendirmeye, sizi anlamaya, size hakkınızı vermeye yetmeyebilir, sizin tarzınız onlara çok farklı gelebilir.

Soru7: Yarışmanın tiyatro hayatınızda ne gibi getirileri-etkileri oldu?

Cevap7: 500 milyonluk küçük bir maddi getirisi oldu; yarışma şartnamesi gereği basımdan para almadık zaten. Bu tür yarışmaların daha çok manevi getirisi olur. Kişi kendinden ne kadar emin olursa olsun, ödül aldığında kendisine güveni biraz daha artar. Ama tabii önemli olan yaptığınız işe inanmaktır; inandığınız bir eser ödül alamasa bile bu yıpratıcı olmaz, jüri bunu değerlendirememiş diyip geçersiniz. Bu yarışmanın benim için en faydalı, en somut yanı oyunumun basılmış olmasıdır. Benim için oyunlarımın basılmaları, oynanmalarından daha önemli. Umuyorum ki bir gün iyi bir yayınevi bütün oyunlarımı toplu olarak ve kaliteli bir şekilde basar.

Soru8: 16.yyda yaratılmış ve o dönemde yaşamış olan halk tarafından büyük beğeni kazanmış olan tiyatro tarzının 21.yyda da yeniden yaratılabileceği görüşünden hareket ederek bu oyunu yazdığınızı belirtmişsiniz Büyünün Gözlerini günümüz olaylarıyla kesişmeden ele almış olmanızın özel bir sebebi var mı?

Cevap8: Mesela bir Moliere oyunu okuyunca içimde bu oyun tarzında ve yine o çağlarda geçen yeni bir oyun yazılması arzusu uyanıyor. İnsan sevdiği bir şeyin geçmişte kalmış bir şey olmasını kabullenemiyor. O yüzden “Geçmişi diriltmek” diyebileceğim bir anlayışı benimsemiş bir yazarım ben… Bende zamanları birbirine karıştırmama olayı var. Yani eğer 16. yüzyılda geçen bir şeyi yazıyorsam her şeyin 16. yüzyılda kalmasını isterim. İnsan bazen de kendi ait olduğu çağı pek sevmez ve geçmiş çağlara imrenir. Geçmişe ait bir şeyler yazmak istememin bir sebebi de budur sanırım.

Soru9: Diğer eserlerinizin konu ve türleri hakkında biraz bilgi verebilir misiniz?

Cevap9: Yazılmış 16 oyunum var. 1- Büyünün Gözleri 2- Ormanın Hayaletleri 3- Sakyamuni 4- Galileo Galilei 5- Dilencinin Kehaneti 6- Mohandas Karamchand Gandhi 7-William Shakespeare 8- Emmanuel Arago'nun Günlüğü 9- Her Şey Marianne'la Başladı 10- Simyacının Karısı 11- Bir Makyavelli Hayranı 12 - Artemis’in Evi 13- Davetli Misafirler 14- Yanardağ 15- Pandora’nın Kutusu 16 - Kutsal Yolculuk. Mesela “Davetli Misafirler” Türk-Yunan dostluğu üzerine bir dramadır. “Bir Makyavelli Hayranı,” bir milletvekilinin seçim kampanyasındaki Makyavelist felsefesini ele alan bir komedidir. Galileo Galilei kilise-bilim çatışmasını yansıtan bir güldürüdür. Artemis’in Evi tarihsel bir oyun ve Efes antik kentinin 1000 yıllık bir tarihini anlatır…

Soru10: Bu sıralar üzerinde çalışmış olduğunuz bir oyun var mı? Neden konusu Türkiye’de geçen oyunlarınız yok? Bundan sonra yapmayı düşünüyor musunuz?

Cevap10: Evet, şu sıralar “Üstat Moliere Evleniyor” başlıklı bir komedi yazıyorum. Oyun 17. yüzyılda geçiyor! Konusu Türkiye’de geçen oyunlarım var: Bir Makyavelli Hayranı, Davetli Misafirler, Ormanın Hayaletleri, Kutsal Yolculuk… Elbette Türkiye’de yaşadığım için konusu Türkiye’de geçen, Türk insanını anlatan oyunlarımın zaman içerisinde çoğalmasını arzu ederim. Ben 9 yıla yakın bir süre yurtdışında kaldım (Fransa-İngiltere) Bu dönem zarfınca elbette farkında bile olmadan kafamda değişik konular birikti. Örneğin Shakespeare’in Stratford-upon Avon’daki evini ziyarete gittiğimde bir gün Shakespeare ile ilgili bir oyun yazmayı düşünmüştüm. Benim tez hocam Yunanlıydı; Davetli Misafirler oyunumun temelinde onunla olan dostluğum yatar. Emmanuel Arago’nun Günlüğü oyunumda geçen yerler, Essex Bölgesi, Suffolk, Ipswich, benim kafama kazınmış yerlerdir; çünkü 7.5 yıllık İngiltere’de kaldım ve buraları gezerken bazı görsel parçalar hafızama aldım. Yani yaşadıklarımız yazdıklarımızı da etkiliyor…

Tuesday, September 8, 2009

Antikacı Arago'nun Günlüğü Değerlendirme Yazısı



XIX. Yüzyılda İngiltere Kırsalında
A. Ömer Türkeş
Virgül Kitap ve Eleştiri Dergisi Ocak 2006

Antikacı Arago’nun Günlüğü için “alışılmadık” sözcüğünü kullanacağım. Mehmet Murat ildan’ın bu ilk romanı, “1865 yılı Kasım ayının ılık bir Salı günü”nde, İngiltere’nin Dedham adlı zengin bir köyünde başlıyor. Ve hemen eklemeliyim, aynı yerde son buluyor. Kısacası olaylar uzak bir tarihte, uzak bir coğrafyada gelişirken, aristokratları, hizmetçileri, kâhyaları, karanlık ve kriminal insan tipleri, mekânları, yarattığı atmosferi ve üslubuyla romanın XIX. Yüzyıl İngiliz edebiyatına ait olduğu hissine kapılıyorsunuz. İldan’ın aynı adı taşıyan ve Devlet Tiyatroları genel repertuarına alınan bir de oyunu var.


Hikâyeyi kısaca özetleyelim: Uzun süredir yazma sıkıntısı çeken ünlü yazar Gregory Morgan, karısı Elizabeth’in uyarılarını dikkate alarak, yeni romanını gerçek bir cinayetten yola çıkarak kaleme almak ister. Neyse ki yakınlarındaki hapishanede idam mahkûmu bir katil yatmaktadır. Katil, suçu kendisinin işlemediğini iddia edecek ve Morgan’ı çok korkunç ve kıyıcı bir adam olarak tarif ettiği Antikacı Arago’ya gönderecektir.

Morgan’ın, kimliğini gizleyerek tanıştığı, kısa zamanda ahbaplığı ilerlettiği ve hayran olduğu Arago, gerçekten de soğukkanlı ve becerikli bir katil. Ancak felsefesi olan bir katil o; kendini Tanrının kırbacı yerine koyup sadece kötüleri öldüren, cinayetlerinden dolayı vicdan azabı duymayan bir adam. Elbette yardımcısı cüce Malaparte onun kadar “erdemli” değil; efendisinden çok daha gaddar olan Malaparte, güç ve para peşinde.

Arago ile ilişkisi romanına ilham vermekle kalmıyor, Morgan’ın özel hayatını da etkiliyor. Bir süredir tedavi gördüğü ruh sağlığı kliniğinden taburcu edilen Morgan’ın güzel baldızı Catherine’in eve dönmesiyle, işin içine üst sınıfa mensup kahramanlarımız için aşk, öfke, utanç ve kıskançlık, alt sınıftakiler içinse maddi çıkar hırsları katılacaktır. Hepsini sarıp sarmalayan bir trajedi kaçınılmazdır artık. Arago’nun sırrını ise başından geçenleri ayrıntılarıyla kaydettiği günlüğü ifşa edecektir. Her şey on gün içerisinde cereyan etmiş, roman kişilerinin tümünün hayatları değişmiştir.

Mehmet Murat ildan’ın XIX. Yüzyıl İngiltere’sinde kurguladığı Antikacı Arago’nun Günlüğü’nü önce garipsemekle birlikte, severek okudum. Basit bir hikâyeyi, iyi bir dil ve aksamayan bir kurguyla, sanki olayların yaşandığı tarihte yazılmış duygusunu veren, ama o zamanın çok uzağında yazıldığını da hatırlatan bir anlatım tekniği ile romanlaştırmış İldan.
Mekân tasvirleri, diyalogları, hikâyenin üzerine oturduğu felsefi arka plan, yerli yerine oturan alıntıların zenginliği ve ilk bölümlerdeki gerilimli atmosferiyle polisiye okurlarına keyifli saatler vaat ediyor. Aslında polisiye okuyucularıyla sınırlandırmak haksızlık olur. Antikacı Arago’nun Günlüğü, barındırdığı biçimsel denemeleriyle, başlı başına bir gönderme niteliği taşıyan hikâyesiyle, benzetme ve alıntılarla zenginleşmiş üslubuyla, ilgi çekici bir roman.

The First Sorrows of Young Werther


The First Sorrows of Young Werther is an epistolary novel by the Turkish author Mehmet Murat ildan, published (in Turkish) in Istanbul by the Truva Publishing House (Truva Yayinlari) in April 2007.



It carries the traces of German literary movement "Sturm und Drang." (German for "Storm and Stress") Starting from a paragraph in Goethe's The Sorrows of Young Werther, writer Mehmet Murat ildan has added a premier episode to Goethe's novel.


It takes place in the 18th century England. In 1769, young artist of a highly sensitive and passionate temperament, Werther, goes to Shakespeare's town Stratford upon Avon; while watching a play, he falls in love with a pretty girl who is an actress. Events will take him to the Dunnotar Castle on the north-east coast of Scotland.

Roses Underneath Paris



Roses underneath Paris is a crime novel by the Turkish author Mehmet Murat ildan, published (in Turkish) in Istanbul by the Truva Publishing House (Truva Yayinlari) in January 2006.


It takes place in the 1930's Paris. In a narrow and a dirty street, a beggar has been begging money from a rich woman. After they talk for a while, the beggar discovers a secret of the woman...

Events will take the beggar to the Royal Street Sewer (Egout de la Rue Royale) in Paris.

In Chapter II, Roses underneath Paris has a one act theatre play, Cunning Knight. This play has psychological significance for the characters in the novel.

Antiquary Arago's Diary



Antiquary Arago's Diary is a crime novel by the Turkish author Mehmet Murat ildan, published (in Turkish) in Istanbul by the "Truva Publishing House" (Truva Yayinlari) in August 2005.

It takes place in the John Constable Country in the 19th century England. A famous and wealthy aristocratic novelist Gregory Morgan, living in a small village in Dedham-Essex, decides to write a crime novel.

His wife Elizabeth persuades him that no fiction can be superior to reality. She offers her husband to meet a real murderer so that he can deeply examine and understand the true nature of murderers...
A different version of the novel exists as a theatre play, Emmanuel Arago’s Diary which was translated into English by Yurdanur Salman a well-known linguist in Istanbul.