Monday, September 7, 2009

Seçilmiş Öyküler: Kurnaz Hancı




14. yüzyılın ilk yarısıydı. Avrupa nüfusunun üçte birinin kara vebadan öldüğü, İngiliz Krallığı’yla Fransa arasındaki 100 yıl savaşlarının başladığı, ünlü şairler Dante Alighieri ve Giovanni Boccaccio’nun yaşadığı bir zaman diliminde, İtalya’da Roma’nın kuzeydoğusunda yüksek dağlar arasında bir yerde bulunan bir hanın önündeydik.


Kızıl güneş, Bermuda Şeytan Üçgeni’ndeki esrarlı kayboluşları anımsatan bir biçimde, görkemli bir dağın ardında hızla gözden kaybolmuştu. Güneş ortadan kaybolunca insanın aklına hep Alvin Sargot’un şu güzel sorusu gelirdi: “Güneş batınca gölge nereye gider?” Bunu gölgelere sormak gerekirdi elbette!.. Hanın birkaç kilometre uzağındaki görkemli dağın eteklerinden giden topraklı yolda bir toz bulutu görünüyordu.
“Herhalde hırçın rüzgar yolu süpürüyor,” diye mırıldandı hancı.
Fakat pek de emin değildi. En iyisi biraz daha yakından bakmaktı. İri cüssesine rağmen bir çekirge gibi hareketliydi. Alçak çitlerin üzerinden zıplayıp, hanın arka tarafındaki yosunlu kayaya doğru yürüdü; bir dağ keçisinden çok daha rahat bir şekilde kayaya tırmandı. Büyük bir karpuzun üzerine konmuş iki küçük mercimek gibi duran gözleriyle ufku taradı.

Toz bulutu hana doğru süratle yaklaşıyordu; bu hızla giderse hana çarpacaktı! Bulutun bulanıklığında üç siyah at göründü; bu genç Arap atlarının üzerinde, çöl bedevileri gibi giyinmiş üç esrarengiz adam belirdi. Sanki bunlar, Hasan Sabbah’ın, cennete kavuşacakları inancıyla canlarını hiçe sayan fedaileriydi!.. Yolcular çevik hareketlerle atlarından inip hancının yanına geldiler. Alacakaranlıkta, geyik derisinden yapılmış eski bir kese havada uçtu. Kaba saba hancı, sadece bir gece konaklamak için bir kese dolusu altın veren bu yağlı müşterileri karşısında görünce, saray soylularını aratmayacak bir kibarlığa büründü. Yolcuların önünde öyle bir eğildi ki, sanki yere serilmiş bir ayı postuna dönüştü.

Yolcular ne yediler ne de içtiler; doğruca yukarı dinlenmeye çekildiler. Hancı, yüzlerindeki örtülerden dolayı sadece gözlerini seçebildiği bu sır yüklü adamların ne biçim olduklarını görmek için, ayak uçlarına basarak gizlice onları takip etti. Üç adam, odadaki yuvarlak masanın çevresinde toplanmış, fısıldaşıyorlardı. Az sonra, başlarındaki örtüleri çıkarıp harıl harıl yanan ocağın içine fırlattılar. Çamura yatmış bir yaban domuzundan daha kirli ve kanlı dişlerini gösteren bir sırtlandan daha çirkin bu yaratıkları görünce, hancının kanı dondu...
Konuşmalardan anlaşıldığına göre, bunlar Tevrat ve İncil’de hakkında bilgiler verilmiş olan Azrail’in cehennemden yeryüzüne getirttiği katillerdi. Azrail’in “Can alma işleri” şu sıralar pek yoğundu: Uzaklarda bir ülkede dehşetli bir deprem olmuştu, bir başka ülkede veba salgını vardı ve yine uzak bir ülkede iki büyük ordu tepsi gibi dümdüz bir ovada keskin kılıçlarını çekmiş vuruşuyorlardı. Ölüm meleği Azrail, bazen her yere yetişecek kadar yeterli zaman bulamazdı ve işte bu zamanlar böyle toplama katiller devreye giriyorlardı. Bu katillerin görevi, artık zamanı dolmuş olan hancıyı gece yarısı boğup hanın önündeki kör kuyuya atmaktı!...
Hancı, duyduklarından sonra ilk şoku atlatıp kurtulma planları yapmaya başladı. Gece yarısına daha üç saat vardı. Vakit kaybetmeksizin, hanın yakınlarındaki bir köye doğru dörtnala yola koyuldu. Köyde, gürgenden yapılma bir kapının önünde durdu; kapı açıldı, ev sahibi bir mum yaktı. Hancı, sanki bir aynaya bakıyordu. Karşısında duran bu ayna, kurnaz hancının ikiz kardeşiydi! Geyik derisinden yapılma keseden çıkardığı birkaç altını kardeşine verdi hancı ve bu gece hana göz kulak olmasını istedi.
“Bu da nereden çıktı?” diye sordu, hancının kardeşi.
“Bu gece karım denen o cadalozu hiç görmek istemiyorum! Bir gecelik idare et durumu!” dedi kurnaz hancı.
“Bıkkınlık, ha? Bilirsin karını ben de hiç sevmem, ama bu altınların hayrına yaparım her dediğini.”
“Öyleyse hiç durma, hemen git hana; gürültü de yapma, yeni müşterilerimiz uyanmasınlar! Karım bugün çok yorgundu, herhalde erkenden yatmıştır; yanına uzanır yatarsın sessizce...”
“Anlaştık! Sen de yarına kadar evime göz kulak ol! Yatağıma girmeden önce de çizmelerini çıkarmayı sakın unutma! Şimdilik hoşça kal, sevgili kardeşim!”
Hancı cevap vermedi. Kardeşi kapıdan çıkınca,
“Ebediyen hoşça kal, saf kardeşim!” diye mırıldandı.
Saf kardeş, dışı sarmaşıklarla kaplı hana vardı; hancının samandan yapılma yatağına uzandı. Hancının karısı, domuzlar gibi ses çıkararak horlamaktaydı. Gece yarısı bir baykuş öttü; katillerden biri, elindeki sağlam ipi saf kardeşin boynuna geçirdi; diğer iki katil de kollarından ve ayaklarından tuttular. Saf kardeş boğuk sesler çıkararak karaya çıkmış bir balık gibi çırpınırken, odada şiddetli bir rüzgar esti; yatağın üzerine dev bir gölge düştü. Kadın halen horlamaktaydı. Katiller korkuyla yere kapaklandılar; yüce efendi göğün dördüncü katından elindeki bir yoklama defteriyle birlikte teftişe gelmişti!...
“Budalalar,” diye bağırdı, Azrail. “Ben size hancıyı değil, onun köydeki ikiz kardeşini öldürmenizi emretmiştim! Bırakın şu zavallı hancıyı; o daha çok uzun yıllar yaşayacak... Üçünüz de defolup gidin cehenneme; sizlerle işim kalmadı artık! Kendi işimi kendim göreceğim; han yakınlarındaki o köye gidip, köylü kardeşin ruhunu bağırta bağırta bedeninden çekeceğim.” dedi ve tıpkı gelirken olduğu gibi odada rüzgarlar estirerek gözden kayboldu….
Marcus Tullius Cicero, “Şimdiye kadar hiç kimse kaderinin pençesinden kurtulamamıştır.” demişti. Kurnaz hancı, bunun mümkün olabileceğini ispatladı ve saf kardeşinin ölümle, kendisininkinin de uzun bir yaşamla mühürlenmiş kaderlerini ters yüz edip değiştirmeyi başardı!..

Mehmet Murat ildan


No comments:

Post a Comment