Tuesday, September 15, 2009

Büyünün Gözleri Üzerine Bir Röportaj

Soru1: Metnin oluşum sürecini, nasıl bir düşünceden yola çıktığınızı öğrenebilir miyiz?

Cevap1: Metnin yazılış süreci esasen gizemli bir konudur. Nasıl yazdığımı açıkçası ben de tam olarak bilemiyorum. “Büyünün Gözleri” bir bataklıkta başlıyor. Bir adam karanlıktadır ve sivrisinekler vardır. Oyuna başlarken benim de aslında bütün bildiğim budur. Ancak cümleleri yazdıkça metin kendi kendine gizemli bir şekilde ilerler. Başka oyun yazarlarını bilemiyorum, ama ben bir sonraki sahneyi genellikle bilmem ve bilmeye de çalışmam. Birinci sahne bitince ikinci sahnenin kurgusu kendi kendine ortaya çıkar. Bu oyunu yazma düşüncesi belki de bende Umberto Eco’nun “Gül’ün Adı” filmini seyrettikten sonra oluştu. O filmde bir manastır vardı, rahipler vardı, sanırım İtalya’da geçiyordu film. Oyundaki berber, kontun kumar borcu, bunlar hep farklı kaynaklardan zihnime girmiş parçalardır; insan beyni değişik değişik parçaları çok hızlı bir şekilde bir anda bir araya toplayıp onları birleştirir, ortaya daha önce var olmayan yepyeni bir şey çıkar!... Oyunun felsefesi de benim yaşamdan öğrendiklerime dayanıyor tabii; mutlu olmak için dünyaya pembe gözlüklerle bakmanın çok büyük bir yararı vardır… Her zaman değil, ama bazen pembe gözlükler takılmalı, yani büyünün gözleriyle bakılmalı…

Soru2: Dil kullanımı üstüne neler söylemek istersiniz?

Cevap2: Büyünün Gözleri’nde sanırım şiirsel bir dil var. Ben oyunlarımda dile çok önem veriyorum. Benim için tiyatro öncelikle dildir, sözdür. Kullandığım dilde zaman zaman Shakespeare özellikleri var. Ve hatta bir gün Shakespeare’in kendisi dirilmiş ve yeni bir oyun yazmış gibi onun dil özelliklerini kullanarak o çağa ait bir oyun yazmayı çok isterim. Kullanılan dil konuya göre değişebilir. Mesela benim “Gandhi” oyunumdaki dil yapısı farklıdır, daha düz, daha sade bir dil vardır, çünkü Gandhi kendisi sade bir insandır. “Üstat William Shakespeare” oyunumda dil daha ağdalıdır ve daha fazla söz sanatları vardır. Dil olayını konular da belirleyebiliyor yani. Fakat galiba bütün oyunlarımda ortak bir dil özelliği var. Çünkü Kadıköy Belediyesi’nin yarışmasına ben iki oyun göndermiştim. “Büyünün Gözleri” acaba tercüme bir oyun mudur diye jüri şüphelenmiş, ancak benim ikinci oyunumda da aynı yazınsal özellikleri görünce oyunun bir çeviri olmadığını, özgün olduğunu anlamışlar.

Soru3: Comedia Dell’arte unsurları oyuna ne ölçüde katkı sağlıyor? (Dil açısından da ele alınabilir.)

Cevap3: Açıkça söylemem gerekirse, bu oyunu yazarken kafamda İtalyan Halk tiyatrosu tarzı yazıyorum ya da Comedia Dell’arte unsurları kullanıyorum şeklinde bir düşünce yoktu. İnsan yazarken böyle şeyleri hiç düşünmez, bunların farkında bile olmaz. Bunları daha sonra oyununuzu okuyan yorumcular size “Siz şöyle yazmışsınız” derler. Benim kitaplığımda 200 tane tiyatro oyunu var ve bunların hepsi klâsik oyunlardır. Tiyatroyla ilgili bildiğim her şeyi ben bu 200 eserden öğrendim. Bu eserlerin içinde elbette Comedia Dell’arte unsurları taşıyan eserler de vardı. Bu unsurları sevmiş ve benimsemiş olmalıyım ki onları içselleştirip ve elbette zenginleştirip oyunlarımda kullanıyorum. Yani bütün mesele sevgide yatmaktadır; insan sevdiği şeyi içselleştirir ve onu daha sonra kendi yorumuyla kullanır. Komedi yazarken Moliere, A. De Musset, Goldoni ve benzeri yazarların eserleri de her zaman bizimle birliktedir; onları bilmek, sevmek komedi yazmayı kolaylaştırır…

Soru4: Sahnelemede maske kullanılıyor mu? (Marmara Üni.de kullanılmamış başka sahnelemelerde var mı?)

Cevap4: Ben yalnızca Mimi Komedi oyuncularının sahneleyişini gördüm. Bir de İstanbul’da Kırık Sandalye Tiyatro Topluluğu Büyünün Gözleri’ni sahneledi. Bana oyunun fotoğraflarını gönderdiler. Orada maske yoktu. Maske kullanmak ya da kullanmamak yönetmenin seçimi olmaktadır.

Soru5: Yarışmayla ilgili düşünceleriniz nelerdir?

Cevap5: Bu yarışma benim için çok faydalı olmuştu. Ben bu oyunu daha önce MitosBoyut yayınevine göndermiştim ve hiçbir yanıt alamamıştım, belki ellerine de geçmemişti, tam bilemiyorum. Ancak daha sonra bu oyun yarışmada ödül kazanınca yarışma şartnamesi gereği bu yayınevince basıldı.

Soru6: Bu tür yarışmaları takip ediyor musunuz?

Cevap6: Yarışmaları özellikle takip etmiyorum, ama gazetede ilanlarını görünce uygunsa başvuruyorum. Ancak tabii yarışmalar çok sübjektif olabiliyorlar. Sonuçta kararı 5 ya da 7 tane jüri üyesinin oyun zevki, tiyatro anlayışı belirliyor. Birkaç ay önce bir yarışmaya katılmıştım, dereceye giremedim. Bir ay kadar sonra jüriden tanınmış bir tiyatrocu bana yarışmaya gönderdiğim Emmanuel Arago’nun Günlüğü oyunumun birinciliğe değer olduğunu düşündüğünü, ancak öteki jüri üyelerini ikna edemediğini söyledi. Yani yarışmalarda her şey olabilir. Çok iyi bir oyunla katılsanız da derece alamayabilirsiniz. Ödül kazanmak biraz da bir şans işidir. Mükemmel bir oyunla bile ödül alamayabilirsiniz; zaman zaman da jürilerin tiyatro bilgileri veyahut tiyatro anlayışları sizi değerlendirmeye, sizi anlamaya, size hakkınızı vermeye yetmeyebilir, sizin tarzınız onlara çok farklı gelebilir.

Soru7: Yarışmanın tiyatro hayatınızda ne gibi getirileri-etkileri oldu?

Cevap7: 500 milyonluk küçük bir maddi getirisi oldu; yarışma şartnamesi gereği basımdan para almadık zaten. Bu tür yarışmaların daha çok manevi getirisi olur. Kişi kendinden ne kadar emin olursa olsun, ödül aldığında kendisine güveni biraz daha artar. Ama tabii önemli olan yaptığınız işe inanmaktır; inandığınız bir eser ödül alamasa bile bu yıpratıcı olmaz, jüri bunu değerlendirememiş diyip geçersiniz. Bu yarışmanın benim için en faydalı, en somut yanı oyunumun basılmış olmasıdır. Benim için oyunlarımın basılmaları, oynanmalarından daha önemli. Umuyorum ki bir gün iyi bir yayınevi bütün oyunlarımı toplu olarak ve kaliteli bir şekilde basar.

Soru8: 16.yyda yaratılmış ve o dönemde yaşamış olan halk tarafından büyük beğeni kazanmış olan tiyatro tarzının 21.yyda da yeniden yaratılabileceği görüşünden hareket ederek bu oyunu yazdığınızı belirtmişsiniz Büyünün Gözlerini günümüz olaylarıyla kesişmeden ele almış olmanızın özel bir sebebi var mı?

Cevap8: Mesela bir Moliere oyunu okuyunca içimde bu oyun tarzında ve yine o çağlarda geçen yeni bir oyun yazılması arzusu uyanıyor. İnsan sevdiği bir şeyin geçmişte kalmış bir şey olmasını kabullenemiyor. O yüzden “Geçmişi diriltmek” diyebileceğim bir anlayışı benimsemiş bir yazarım ben… Bende zamanları birbirine karıştırmama olayı var. Yani eğer 16. yüzyılda geçen bir şeyi yazıyorsam her şeyin 16. yüzyılda kalmasını isterim. İnsan bazen de kendi ait olduğu çağı pek sevmez ve geçmiş çağlara imrenir. Geçmişe ait bir şeyler yazmak istememin bir sebebi de budur sanırım.

Soru9: Diğer eserlerinizin konu ve türleri hakkında biraz bilgi verebilir misiniz?

Cevap9: Yazılmış 16 oyunum var. 1- Büyünün Gözleri 2- Ormanın Hayaletleri 3- Sakyamuni 4- Galileo Galilei 5- Dilencinin Kehaneti 6- Mohandas Karamchand Gandhi 7-William Shakespeare 8- Emmanuel Arago'nun Günlüğü 9- Her Şey Marianne'la Başladı 10- Simyacının Karısı 11- Bir Makyavelli Hayranı 12 - Artemis’in Evi 13- Davetli Misafirler 14- Yanardağ 15- Pandora’nın Kutusu 16 - Kutsal Yolculuk. Mesela “Davetli Misafirler” Türk-Yunan dostluğu üzerine bir dramadır. “Bir Makyavelli Hayranı,” bir milletvekilinin seçim kampanyasındaki Makyavelist felsefesini ele alan bir komedidir. Galileo Galilei kilise-bilim çatışmasını yansıtan bir güldürüdür. Artemis’in Evi tarihsel bir oyun ve Efes antik kentinin 1000 yıllık bir tarihini anlatır…

Soru10: Bu sıralar üzerinde çalışmış olduğunuz bir oyun var mı? Neden konusu Türkiye’de geçen oyunlarınız yok? Bundan sonra yapmayı düşünüyor musunuz?

Cevap10: Evet, şu sıralar “Üstat Moliere Evleniyor” başlıklı bir komedi yazıyorum. Oyun 17. yüzyılda geçiyor! Konusu Türkiye’de geçen oyunlarım var: Bir Makyavelli Hayranı, Davetli Misafirler, Ormanın Hayaletleri, Kutsal Yolculuk… Elbette Türkiye’de yaşadığım için konusu Türkiye’de geçen, Türk insanını anlatan oyunlarımın zaman içerisinde çoğalmasını arzu ederim. Ben 9 yıla yakın bir süre yurtdışında kaldım (Fransa-İngiltere) Bu dönem zarfınca elbette farkında bile olmadan kafamda değişik konular birikti. Örneğin Shakespeare’in Stratford-upon Avon’daki evini ziyarete gittiğimde bir gün Shakespeare ile ilgili bir oyun yazmayı düşünmüştüm. Benim tez hocam Yunanlıydı; Davetli Misafirler oyunumun temelinde onunla olan dostluğum yatar. Emmanuel Arago’nun Günlüğü oyunumda geçen yerler, Essex Bölgesi, Suffolk, Ipswich, benim kafama kazınmış yerlerdir; çünkü 7.5 yıllık İngiltere’de kaldım ve buraları gezerken bazı görsel parçalar hafızama aldım. Yani yaşadıklarımız yazdıklarımızı da etkiliyor…

No comments:

Post a Comment