
Beş yaşındaki İbrahim, bir yalıyarın tepesine kurulu evlerinin önünde oturmuş çok garip sorular soruyordu babasına:
“Evimiz niye zürafa gibi upuzun, baba?” dedi, bebeksi bir saflıkla.
“Deniz fenerleri hep böyle uzun olurlar, yavrum,” diye sevecenlikle yanıtladı Şemsi bey.

Şemsi beyin dedesi ve babası da, Kastamonu’nun Cide ilçesinde bulunan Kerempe burnunda 1884 yılında Fransızlar tarafından yapılmış olan Kerempe deniz fenerinde çalışmıştı. Babadan oğla geçen bir tür krallıktı burası, bir “Deniz Feneri Krallığı!” Bu fener denizden 82 metre yükseklikte bulunuyordu; yüksekliğine ulaşmakta Karadeniz'in sisleri bile zorluk çekerdi!.. Bu harika fener, Cide’den İnebolu’ya giderken bir virajı dönünce sürpriz bir şekilde aniden çıkardı karadaki yolcuların karşısına ve onları kendisine hemen âşık ederdi!..

Şemsi bey, küçük İbrahim’i kucağına alarak, “Duyuyor musun sesleri? Burada her şeyin bir dili vardır, konuşur, fısıldaşır!” dedi.
“Bir şey duymuyorum, baba!” diye yakındı küçük İbrahim.
Şemsi bey, oğlunun minik kulaklarını kapatan yünlü beresini başından çıkardı ve uçurumun altını işaret ederek,
“Bak, dinle şimdi, kayalara çarpan dalgalar martılara bir şeyler söylüyorlar. Duyuyorsun değil mi?” dedi.
Küçük İbrahim, önce korkulu gözlerle aşağıya baktı ve sonra başını yukarı kaldırdı; çığlık atan martıları duyduğunda,
“Martı dalgaya ne diyor, baba?” diye sordu.
Şemsi bey, “Geveze martı şimdi dalgayla değil deniz feneriyle konuşuyor!” diyerek oğlunu iyice şaşkına çevirdi.
Çığlık atan martıyı yanıtlarcasına deniz fenerinden uğultular yükseldi. Sert rüzgarın fenere çarparak çıkardığı bu uğultuları duyan küçük İbrahim, babasının “Bilinmeyen dilleri” kolayca anlayabilen bir tür cadı olduğunu düşündü... Yıllar sonra, kendisi de o gizemli dilleri öğrendi. Yalıyarın en uç noktasında saatlerce oturup, dalgaların martılarla, martıların deniz feneriyle yaptığı sihirli konuşmaları zevkle dinledi…
Aradan çok uzun yıllar geçmişti; bu “Deniz Feneri Krallığında,” kral Birinci Şemsi ölmüş, yerine Birinci İbrahim geçmişti. İbrahim de babasının kendisine öğrettiklerini oğlu Ömer’e aynen öğretmek istiyordu. Uzun yaz günlerinde tahta kaşık yapmasını, uzun kış gecelerinde kaval çalmasını öğretmeliydi kendi oğluna. Her şeyden önemlisi de, bu ıssız yalıyarın tepesinde konuşulan o tuhaf dilleri öğretmeliydi... Martıların ne konuştuklarını, denizin ne dediğini bilen bir insan kendisini asla yalnız hissetmezdi. Üstat Çehov, “Yalnızlık hisseden bir kimse için her yer çöldür,” derdi ve bu bahsedilen sırlı dilleri öğrenmek muhakkak ki çölü ormanlaştıracaktı!..
Bir yaz gecesiydi. Fenerin ışığı 18 saniye aralıklarla 2 saniye parlama şeklinde yanıyordu; kelebekler, böcekler ve güveler bu ışığa geliyorlar, küçük Ömer’in kedisi de bunları keyifle avlıyordu. İbrahim, her gece olduğu gibi o gece de yalıyarın en uç noktasında oturmuş, fenerin yanıp sönen kristaliyle aydınlattığı denizi dinliyor, bazen de uyukluyordu… Bir karaltının koşarak kendisine doğru geldiğini fark etti. Gelen, oğlu küçük Ömer’di:
“Baba, baba! Burada her şeyin bir dili vardır, konuşur demiştin ya... yatak odam aslan gibi kükrüyor, baba!” diye bağırdı.
Hemen ardından İbrahim’in karısı Hürmüz hanım koşarak geldi. Büyük bir korku içerisindeydi. Küçük Ömer’in duyduğu o kükremeler bir yer kaymasının duvarlarda yarattığı seslerdi. Aile hızla tehlike bölgesinden uzaklaştı. Deniz fenerinin üzerinde çok derin çatlaklar oluştu. O görkemli fener, doğuştan felçli olduğu için hiçbir yere kaçamadı; şiddetli bir sarsıntıyla birlikte, zehirli bir kurşunla vurulmuş heybetli bir fil gibi yere devriliverdi. Koca bir tarih un ufak oldu; tozların arasında yok oldu…
Üzgün aile gün ışıyıncaya kadar orada büyük bir ateş yakarak gözyaşları içerisinde bekledi. Uzaktan onları gören olsa, Zerdüşt dininden ateşe tapan Gebr’ler Kastamonu’ya gelmiş sanırlardı. İbrahim, sabah güneş doğarken ayağa kalkıp etrafı dinledi; martılar halen çığlık atıyorlar, dalgalar halen bir şeyler söylüyorlardı, fakat konuşmalar hiç anlaşılmıyordu. Deniz fenerinin ölümüyle birlikte sanki büyü de bozulmuştu. Tıpkı birbirinden ayrılmaz üç kafadar arkadaştan biri eksildiğinde, diğer iki arkadaşın anlamsız konuşmalarına benziyordu bu.
Üç ayaklı bir masanın bir ayağı kesilmişti; masa halen oradaydı, fakat eğrilmiş, güzelliğini kaybetmişti. Bir bütünden önemli bir parça çıkmış ve artık o bütünün büyüsü bozulmuştu. Martıların ve dalgaların konuştukları dil artık İbrahim için yabancı bir dildi. İbrahim, eşi Hürmüz hanımı ve küçük Ömer’i alıp oradan sonsuza dek ayrıldı...
Kerempe deniz fenerinin olduğu bölgeyi çok yoğun sisler kaplamıştı. Fenerin yanı başındaki sis düdüğü binasından siren çalmaya başladı. Sireni Hürmüz hanım çalıyordu. İbrahim, görmekte olduğu kâbustan uyandı. Hızla ayağa kalkıp fenere doğru koştu ve Osmanlı döneminde inşa edilmiş olan Kerempe deniz fenerinin sapasağlam ayakta olduğunu görüp sevinç gözyaşı döktü. Sabah olduğunda üç ayaklı masanın bütün ayakları, dalgalar, martılar ve fener bir bütün halinde oradaydılar ve her zamanki gibi birbirleriyle sıkı fıkı sohbet ediyorlardı… Bütünün güzelliğinin sırrı, değişik parçaların oluşturduğu sihirli birliktelikteydi!..
Mehmet Murat ildan
No comments:
Post a Comment