Wednesday, September 30, 2009

Anastasis: Resurrection - Diriliş




This theatre play about the Life of Jesus starts in the times of Caesar Augustus in Bethlehem of Judea with a conversation between Saint Joseph (husband of Mary) and his neighbour about the miracle of the Holy Spirit.

In Act I, Scene II.,
King Herod, Roman client-king of Judea, in his palace in Jerusalem, is alarmed at the prospect of the new-born king usurping his rule. He talks with a soothsayer about the risks that this birth will bring to his kingdom. Joseph led his family to safety in Egypt to escape from Herod.

In Scene III., after
Saint Joseph fled to Egypt with his wife and Jesus, in a narrow street in the city, he comes across a Jewish Rabbi and talks with him about the education of young Jesus.

In Scene IV., in the city of
Gamala, which was the capital of the Jewish Golan from 87 BCE to 68 CE, two men talk about the Roman governer Publius Sulpicius Quirinius's census on Jews and about the heavy Roman taxes. At the end of the conversation, they conclude that only a rebellion, an open revolt against the Roman rule can be a solution.

In Scene V., we are in the times of
Tiberius Caesar Augustus. Near the Jordan River, John the Baptist disccusses with a Roman soldier about baptizing people in the river and about his preaching.

In Scene VI.,
Jesus was led into the desert by God where he fasted for forty days and forty nights. During this time, the devil appears to him and an interesting conversation begins. Devil tempts Jesus to demonstrate his supernatural powers as proof of being the Son of God, although each temptation is refused by Jesus with a quote of scripture from the Book of Deuteronomy.

In Scene VII.,
Jesus meets two fishermen, Simon and Andrew near the Lake of Gennesaret in the region of Galilee. They become the first two apostles of Jesus.

In Scene VIII.,
Jesus, in front of a synagogue, talks with his Apostles about prayer, alms and fast.

In Scene IX., in a small village near the
Lake Tiberias (Sea of Galilee) two old farmers talk about Jesus.

In Scene X., there exits a man who possessed by demons at
Gerasenes, who the people had tried to chain up but had escaped, and lived in caves, and roamed the hills. He comes across Jesus. He drives demons out of the man.

In Scene XI., in a green place,
Jesus and Twelve Apostles have come together. Jesus gives some advises to his disciples.

In Scene XII.,
Jesus visits his childhood home Nazareth, but he is not welcomed over there.

In Scene XIII., in a
Synagogue, Jesus, a Rabbi and two people from Nazareth sit together. They discuss about the day of vengeance mentioned in the Book of Isaiah with Jesus.

In Act II, Scene I., in a green place in
Galilee, Apostles sit together around a fire in the evening. Jesus talks with Andrew about John the Baptist and Herod Antipas who jailed him. After a while they learn that John is beheaded.

In Scene II.,
Jesus is in Samaria. Mount Gerizim can be seen in the far. He talks with a pilgrim at Jacob's Well. He then encounters with the woman of Sychar (Shechem), in which He declares Himself to be the Messiah.

In Scene III.,
Jesus is in Bethany. He is in front of a cave, Lazarus' tomb, with Martha, the sister of Lazarus and Mary. Jesus raises Lazarus from the dead.

In Scene IV.,
Jesus is in Gethsemane garden which is located at the foot of the Mount of Olives. He speaks with a child.

In Scene V.,
Jesus together with Saint Peter is in Jerusalem, in front of the Herod's Temple. He talks with the steward of the temple. Jesus chased some money-lenders and merchants from The Temple grounds, accusing them of desecrating a sacred place with secular ways.

In Scene VI.,
Jesus is back again in Gethsemane garden. His apostles, the sons of Zebedee, John and James talk about Saint Peter and about who is going to sit next to Jesus in the kingdom of God.


Mehmet Murat ildan

Tuesday, September 15, 2009

Pax Drama - Davetli Misafirler Oyunu


Pax kelimesi Lâtince “Barış” anlamına gelir. Pax-Drama demek “Dramanın Barışı” demektir. Tiyatronun ve daha geniş anlamda da edebiyatın uluslararası barışa katkısı, üzerinde önemle durulması gereken bir konudur. Dünyaya baktığımız zaman pek çok noktada ülkeler arasında derin düşmanlıkların, ciddi gerginliklerin olduğunu görüyoruz. Bunların tarihsel/psikolojik/ekonomik/dinî vs. sebepleri var. Bu tür gerginliklere aklımıza gelen ilk örnek elbette Türk-Yunan gerginliğidir; Hindistan-Pakistan, Kuzey-Güney Kore, İsrail-Filistin gibi başka pek çok örnek de aklımıza neredeyse hiç düşünmeden hemen gelmektedir… Tiyatro/Edebiyat bu sorunlara elbette gözlerini kapayamaz; çünkü tiyatronun/edebiyatın vicdanı bir hayli gelişmiştir. Robert Downs’ın “Dünyayı Değiştiren Kitaplar” başlıklı bir çalışması var. Bu kitabın arkasında güzel bir cümle yer alır: “Basılı sözün büyük kudreti!” Söz gerçekten de çok güçlüdür; kelimeler, insanları ve dünyayı değiştirebilirler. Adam Smith’in Milletlerin Zenginliği kitabı, Henry David Thoreau’nun Sivil İtaatsizliği, Nicolaus Copernicus’un Gök Kürelerin Dönüşleri Üzerine başlıklı kitabı ya da Charles Darwin’in Türlerin Kökeni, Karl Marx’ın Kapital’i ve benzeri eserler bize kitapların, fikirlerin gücünü, geleceği nasıl etki altına aldıklarının açıkça ispatını yapmaktadır… İşte tiyatronun/edebiyatın uluslararası barışa katkısını sözlerle, fikirlerle yarattığı o büyülü dünyada aramak gerek. Daha somut konuşmak gerekirse Türk tiyatrosu/edebiyatı özellikle Türk-Yunan dostluğuna vurgu yapacak, bu meseleyi bir barış, sevgi ve hoşgörü boyutuna taşıyacak eserleri yaratmakta öncülük etmelidir. Yalnız bu tür eserlerin yaratılmasına kolay gözle kesinlikle bakılamaz. Örneğin Türk-Yunan dostluğunu öne çıkaran bir oyun yazıyorsanız, burada “Denge” çok önemlidir. Eğer eserde ağırlık (iyilik, doğruluk, alçakgönüllülük, yiğitlik vs.) fazlaca Türklerden yana ise, bu öteki tarafın olumsuz tepkisini çekecektir. Ağırlığı (yani iyiliği, doğruluğu, alçakgönüllülüğü, yiğitliği, vesaire değerleri) komşuya verirseniz bu kez de evdeki insanlar tepki göstereceklerdir!... Eğer dostluğun gelişmesi isteniyorsa iki tarafın da onaylayacağı “Makul” bir denge kurulmalıdır… Bu düşüncelerin ışığında Türk-Yunan dostluğu üzerine “Davetli Misafirler” isimli tek perdelik kısa bir drama yazdım; bu oyun daha sonra Sisam Adası Aşıkları adıyla öykü olarak da basıldı. Absürd tiyatro, epik tiyatro, eleştirel gerçekçi tiyatro, devrimci tiyatro ve daha onlarca tiyatro türü vardır; ben bu yazdığım kısa oyun için “Pax-Drama” deyimini kullanıyorum, bir başka deyişle, “Barış getiren drama,” ya da “Barışa hizmet eden drama!...” Sanırım ilk kez bu deyim kullanılmış oluyor. Benim Türk-Yunan dostluğu üzerine olumlu bir bakış edinmemim en önemli sebebi İngiltere’de iktisat doktorası yaptığım yıllarda doktora tez danışmanım olan Yunanlı Profesör Apostolis Philippopoulos’tur. 1990’lı yıllarda Türk-Yunan gerginliği oldukça yüksekti. Ben de kendime Yunanlı bir hocadan tez danışmanı seçmek istediğimde çevremdeki dostlardan “Pek akıllıca bir fikir değil!” şeklinde yorumlar gelmişti. Yıllar içinde gördüm ki, bana yapılan telkinler haklı çıkmadı, çünkü Apostolis Philippopoulos bana inanılmaz derecede yardımcı oldu; Kardak kayalık krizi gibi zamanlarda bile onunla görüşmelerimizde her zaman Türk-Yunan ilişkilerindeki olumlu yönleri öne çıkardı, siyasetten değil dolmalardan, domateslerden, Ege kıyılarının güzelliğinden bahsetti; düşmanlığı ve nefreti öne çıkardığınızda zaten geriye hiçbir şey kalmaz, hiçbir çözüme ulaşılamaz!.. Bizim tiyatromuz, Türk-Yunan dostluğunu geliştirici açılımlar yapmalıdır. Edebiyat, siyasi konuları çözebilecek kadar iki taraf insanına da güçlü bir sevgi aşılayabilir, onların bilinçaltına işleyebilir.
Peki edebiyat Ege’de karasuların 12 mile çıkması gibi bir meseleyi, ya da Kıbrıs meselesini çözebilir mi? Tiyatronun/edebiyatın böyle bir iddiası olmaz; ancak o, insanları sağduyuya davet eder, onlara barışın bir ütopya değil bir gerçeklik olabileceğini gösterir; temelde düşmanlık üzerine kurulu iki ülke halklarının bu zihinsel yapısını olumlu bir boyuta çeker. Tiyatro/edebiyat, insanların sadece cehennemi görmelerini, cehenneme takılmalarını engelleyebilir ve onlara cennetin de var olduğunu, yani iki ülke arasında güzel bir dünyanın pekâlâ kurulabileceğini gösterir; bunun kurgusunu onların önüne koyar… “Davetli Misafirler,” Türk-Yunan dostluğu meselesine küçük bir katkı amacı taşımaktadır. Türk ekonomisinde nasıl ki sektörel bazda çalışmalar, gelişmeler yapılması gerekiyorsa, Türk tiyatrosunda da böyle bazı özel alanlar saptanarak oyun yazarlarımız bu konularda çalışma yapmalıdır. Ve hatta hem devlet ve hem de özel kurumlar, kuruluşlar Türk-Yunan dostluğunu temel alan oyun/roman yazma yarışmaları düzenlemelidirler. Umuyorum ki birkaç yıl içerisinde Türk-Yunan dostluğu üzerine onlarca oyun yazılır ve bunlar Yunanca’ya çevrilerek Atina’da, Pire’de Selanik’te oynanırlar… Gelecekte Türk-Yunan ilişkileri yeniden gergin bir ortama girebilir. Tiyatro/edebiyat bunlardan asla etkilenmemelidir; kendisine doğru bir yol saptamalı ve o doğru yolda kararlı bir şekilde ilerlemelidir. Barışa katkıda bulunmak her zaman için doğru bir yoldur.

Mehmet Murat ildan

Büyünün Gözleri Üzerine Bir Röportaj

Soru1: Metnin oluşum sürecini, nasıl bir düşünceden yola çıktığınızı öğrenebilir miyiz?

Cevap1: Metnin yazılış süreci esasen gizemli bir konudur. Nasıl yazdığımı açıkçası ben de tam olarak bilemiyorum. “Büyünün Gözleri” bir bataklıkta başlıyor. Bir adam karanlıktadır ve sivrisinekler vardır. Oyuna başlarken benim de aslında bütün bildiğim budur. Ancak cümleleri yazdıkça metin kendi kendine gizemli bir şekilde ilerler. Başka oyun yazarlarını bilemiyorum, ama ben bir sonraki sahneyi genellikle bilmem ve bilmeye de çalışmam. Birinci sahne bitince ikinci sahnenin kurgusu kendi kendine ortaya çıkar. Bu oyunu yazma düşüncesi belki de bende Umberto Eco’nun “Gül’ün Adı” filmini seyrettikten sonra oluştu. O filmde bir manastır vardı, rahipler vardı, sanırım İtalya’da geçiyordu film. Oyundaki berber, kontun kumar borcu, bunlar hep farklı kaynaklardan zihnime girmiş parçalardır; insan beyni değişik değişik parçaları çok hızlı bir şekilde bir anda bir araya toplayıp onları birleştirir, ortaya daha önce var olmayan yepyeni bir şey çıkar!... Oyunun felsefesi de benim yaşamdan öğrendiklerime dayanıyor tabii; mutlu olmak için dünyaya pembe gözlüklerle bakmanın çok büyük bir yararı vardır… Her zaman değil, ama bazen pembe gözlükler takılmalı, yani büyünün gözleriyle bakılmalı…

Soru2: Dil kullanımı üstüne neler söylemek istersiniz?

Cevap2: Büyünün Gözleri’nde sanırım şiirsel bir dil var. Ben oyunlarımda dile çok önem veriyorum. Benim için tiyatro öncelikle dildir, sözdür. Kullandığım dilde zaman zaman Shakespeare özellikleri var. Ve hatta bir gün Shakespeare’in kendisi dirilmiş ve yeni bir oyun yazmış gibi onun dil özelliklerini kullanarak o çağa ait bir oyun yazmayı çok isterim. Kullanılan dil konuya göre değişebilir. Mesela benim “Gandhi” oyunumdaki dil yapısı farklıdır, daha düz, daha sade bir dil vardır, çünkü Gandhi kendisi sade bir insandır. “Üstat William Shakespeare” oyunumda dil daha ağdalıdır ve daha fazla söz sanatları vardır. Dil olayını konular da belirleyebiliyor yani. Fakat galiba bütün oyunlarımda ortak bir dil özelliği var. Çünkü Kadıköy Belediyesi’nin yarışmasına ben iki oyun göndermiştim. “Büyünün Gözleri” acaba tercüme bir oyun mudur diye jüri şüphelenmiş, ancak benim ikinci oyunumda da aynı yazınsal özellikleri görünce oyunun bir çeviri olmadığını, özgün olduğunu anlamışlar.

Soru3: Comedia Dell’arte unsurları oyuna ne ölçüde katkı sağlıyor? (Dil açısından da ele alınabilir.)

Cevap3: Açıkça söylemem gerekirse, bu oyunu yazarken kafamda İtalyan Halk tiyatrosu tarzı yazıyorum ya da Comedia Dell’arte unsurları kullanıyorum şeklinde bir düşünce yoktu. İnsan yazarken böyle şeyleri hiç düşünmez, bunların farkında bile olmaz. Bunları daha sonra oyununuzu okuyan yorumcular size “Siz şöyle yazmışsınız” derler. Benim kitaplığımda 200 tane tiyatro oyunu var ve bunların hepsi klâsik oyunlardır. Tiyatroyla ilgili bildiğim her şeyi ben bu 200 eserden öğrendim. Bu eserlerin içinde elbette Comedia Dell’arte unsurları taşıyan eserler de vardı. Bu unsurları sevmiş ve benimsemiş olmalıyım ki onları içselleştirip ve elbette zenginleştirip oyunlarımda kullanıyorum. Yani bütün mesele sevgide yatmaktadır; insan sevdiği şeyi içselleştirir ve onu daha sonra kendi yorumuyla kullanır. Komedi yazarken Moliere, A. De Musset, Goldoni ve benzeri yazarların eserleri de her zaman bizimle birliktedir; onları bilmek, sevmek komedi yazmayı kolaylaştırır…

Soru4: Sahnelemede maske kullanılıyor mu? (Marmara Üni.de kullanılmamış başka sahnelemelerde var mı?)

Cevap4: Ben yalnızca Mimi Komedi oyuncularının sahneleyişini gördüm. Bir de İstanbul’da Kırık Sandalye Tiyatro Topluluğu Büyünün Gözleri’ni sahneledi. Bana oyunun fotoğraflarını gönderdiler. Orada maske yoktu. Maske kullanmak ya da kullanmamak yönetmenin seçimi olmaktadır.

Soru5: Yarışmayla ilgili düşünceleriniz nelerdir?

Cevap5: Bu yarışma benim için çok faydalı olmuştu. Ben bu oyunu daha önce MitosBoyut yayınevine göndermiştim ve hiçbir yanıt alamamıştım, belki ellerine de geçmemişti, tam bilemiyorum. Ancak daha sonra bu oyun yarışmada ödül kazanınca yarışma şartnamesi gereği bu yayınevince basıldı.

Soru6: Bu tür yarışmaları takip ediyor musunuz?

Cevap6: Yarışmaları özellikle takip etmiyorum, ama gazetede ilanlarını görünce uygunsa başvuruyorum. Ancak tabii yarışmalar çok sübjektif olabiliyorlar. Sonuçta kararı 5 ya da 7 tane jüri üyesinin oyun zevki, tiyatro anlayışı belirliyor. Birkaç ay önce bir yarışmaya katılmıştım, dereceye giremedim. Bir ay kadar sonra jüriden tanınmış bir tiyatrocu bana yarışmaya gönderdiğim Emmanuel Arago’nun Günlüğü oyunumun birinciliğe değer olduğunu düşündüğünü, ancak öteki jüri üyelerini ikna edemediğini söyledi. Yani yarışmalarda her şey olabilir. Çok iyi bir oyunla katılsanız da derece alamayabilirsiniz. Ödül kazanmak biraz da bir şans işidir. Mükemmel bir oyunla bile ödül alamayabilirsiniz; zaman zaman da jürilerin tiyatro bilgileri veyahut tiyatro anlayışları sizi değerlendirmeye, sizi anlamaya, size hakkınızı vermeye yetmeyebilir, sizin tarzınız onlara çok farklı gelebilir.

Soru7: Yarışmanın tiyatro hayatınızda ne gibi getirileri-etkileri oldu?

Cevap7: 500 milyonluk küçük bir maddi getirisi oldu; yarışma şartnamesi gereği basımdan para almadık zaten. Bu tür yarışmaların daha çok manevi getirisi olur. Kişi kendinden ne kadar emin olursa olsun, ödül aldığında kendisine güveni biraz daha artar. Ama tabii önemli olan yaptığınız işe inanmaktır; inandığınız bir eser ödül alamasa bile bu yıpratıcı olmaz, jüri bunu değerlendirememiş diyip geçersiniz. Bu yarışmanın benim için en faydalı, en somut yanı oyunumun basılmış olmasıdır. Benim için oyunlarımın basılmaları, oynanmalarından daha önemli. Umuyorum ki bir gün iyi bir yayınevi bütün oyunlarımı toplu olarak ve kaliteli bir şekilde basar.

Soru8: 16.yyda yaratılmış ve o dönemde yaşamış olan halk tarafından büyük beğeni kazanmış olan tiyatro tarzının 21.yyda da yeniden yaratılabileceği görüşünden hareket ederek bu oyunu yazdığınızı belirtmişsiniz Büyünün Gözlerini günümüz olaylarıyla kesişmeden ele almış olmanızın özel bir sebebi var mı?

Cevap8: Mesela bir Moliere oyunu okuyunca içimde bu oyun tarzında ve yine o çağlarda geçen yeni bir oyun yazılması arzusu uyanıyor. İnsan sevdiği bir şeyin geçmişte kalmış bir şey olmasını kabullenemiyor. O yüzden “Geçmişi diriltmek” diyebileceğim bir anlayışı benimsemiş bir yazarım ben… Bende zamanları birbirine karıştırmama olayı var. Yani eğer 16. yüzyılda geçen bir şeyi yazıyorsam her şeyin 16. yüzyılda kalmasını isterim. İnsan bazen de kendi ait olduğu çağı pek sevmez ve geçmiş çağlara imrenir. Geçmişe ait bir şeyler yazmak istememin bir sebebi de budur sanırım.

Soru9: Diğer eserlerinizin konu ve türleri hakkında biraz bilgi verebilir misiniz?

Cevap9: Yazılmış 16 oyunum var. 1- Büyünün Gözleri 2- Ormanın Hayaletleri 3- Sakyamuni 4- Galileo Galilei 5- Dilencinin Kehaneti 6- Mohandas Karamchand Gandhi 7-William Shakespeare 8- Emmanuel Arago'nun Günlüğü 9- Her Şey Marianne'la Başladı 10- Simyacının Karısı 11- Bir Makyavelli Hayranı 12 - Artemis’in Evi 13- Davetli Misafirler 14- Yanardağ 15- Pandora’nın Kutusu 16 - Kutsal Yolculuk. Mesela “Davetli Misafirler” Türk-Yunan dostluğu üzerine bir dramadır. “Bir Makyavelli Hayranı,” bir milletvekilinin seçim kampanyasındaki Makyavelist felsefesini ele alan bir komedidir. Galileo Galilei kilise-bilim çatışmasını yansıtan bir güldürüdür. Artemis’in Evi tarihsel bir oyun ve Efes antik kentinin 1000 yıllık bir tarihini anlatır…

Soru10: Bu sıralar üzerinde çalışmış olduğunuz bir oyun var mı? Neden konusu Türkiye’de geçen oyunlarınız yok? Bundan sonra yapmayı düşünüyor musunuz?

Cevap10: Evet, şu sıralar “Üstat Moliere Evleniyor” başlıklı bir komedi yazıyorum. Oyun 17. yüzyılda geçiyor! Konusu Türkiye’de geçen oyunlarım var: Bir Makyavelli Hayranı, Davetli Misafirler, Ormanın Hayaletleri, Kutsal Yolculuk… Elbette Türkiye’de yaşadığım için konusu Türkiye’de geçen, Türk insanını anlatan oyunlarımın zaman içerisinde çoğalmasını arzu ederim. Ben 9 yıla yakın bir süre yurtdışında kaldım (Fransa-İngiltere) Bu dönem zarfınca elbette farkında bile olmadan kafamda değişik konular birikti. Örneğin Shakespeare’in Stratford-upon Avon’daki evini ziyarete gittiğimde bir gün Shakespeare ile ilgili bir oyun yazmayı düşünmüştüm. Benim tez hocam Yunanlıydı; Davetli Misafirler oyunumun temelinde onunla olan dostluğum yatar. Emmanuel Arago’nun Günlüğü oyunumda geçen yerler, Essex Bölgesi, Suffolk, Ipswich, benim kafama kazınmış yerlerdir; çünkü 7.5 yıllık İngiltere’de kaldım ve buraları gezerken bazı görsel parçalar hafızama aldım. Yani yaşadıklarımız yazdıklarımızı da etkiliyor…

Tuesday, September 8, 2009

Antikacı Arago'nun Günlüğü Değerlendirme Yazısı



XIX. Yüzyılda İngiltere Kırsalında
A. Ömer Türkeş
Virgül Kitap ve Eleştiri Dergisi Ocak 2006

Antikacı Arago’nun Günlüğü için “alışılmadık” sözcüğünü kullanacağım. Mehmet Murat ildan’ın bu ilk romanı, “1865 yılı Kasım ayının ılık bir Salı günü”nde, İngiltere’nin Dedham adlı zengin bir köyünde başlıyor. Ve hemen eklemeliyim, aynı yerde son buluyor. Kısacası olaylar uzak bir tarihte, uzak bir coğrafyada gelişirken, aristokratları, hizmetçileri, kâhyaları, karanlık ve kriminal insan tipleri, mekânları, yarattığı atmosferi ve üslubuyla romanın XIX. Yüzyıl İngiliz edebiyatına ait olduğu hissine kapılıyorsunuz. İldan’ın aynı adı taşıyan ve Devlet Tiyatroları genel repertuarına alınan bir de oyunu var.


Hikâyeyi kısaca özetleyelim: Uzun süredir yazma sıkıntısı çeken ünlü yazar Gregory Morgan, karısı Elizabeth’in uyarılarını dikkate alarak, yeni romanını gerçek bir cinayetten yola çıkarak kaleme almak ister. Neyse ki yakınlarındaki hapishanede idam mahkûmu bir katil yatmaktadır. Katil, suçu kendisinin işlemediğini iddia edecek ve Morgan’ı çok korkunç ve kıyıcı bir adam olarak tarif ettiği Antikacı Arago’ya gönderecektir.

Morgan’ın, kimliğini gizleyerek tanıştığı, kısa zamanda ahbaplığı ilerlettiği ve hayran olduğu Arago, gerçekten de soğukkanlı ve becerikli bir katil. Ancak felsefesi olan bir katil o; kendini Tanrının kırbacı yerine koyup sadece kötüleri öldüren, cinayetlerinden dolayı vicdan azabı duymayan bir adam. Elbette yardımcısı cüce Malaparte onun kadar “erdemli” değil; efendisinden çok daha gaddar olan Malaparte, güç ve para peşinde.

Arago ile ilişkisi romanına ilham vermekle kalmıyor, Morgan’ın özel hayatını da etkiliyor. Bir süredir tedavi gördüğü ruh sağlığı kliniğinden taburcu edilen Morgan’ın güzel baldızı Catherine’in eve dönmesiyle, işin içine üst sınıfa mensup kahramanlarımız için aşk, öfke, utanç ve kıskançlık, alt sınıftakiler içinse maddi çıkar hırsları katılacaktır. Hepsini sarıp sarmalayan bir trajedi kaçınılmazdır artık. Arago’nun sırrını ise başından geçenleri ayrıntılarıyla kaydettiği günlüğü ifşa edecektir. Her şey on gün içerisinde cereyan etmiş, roman kişilerinin tümünün hayatları değişmiştir.

Mehmet Murat ildan’ın XIX. Yüzyıl İngiltere’sinde kurguladığı Antikacı Arago’nun Günlüğü’nü önce garipsemekle birlikte, severek okudum. Basit bir hikâyeyi, iyi bir dil ve aksamayan bir kurguyla, sanki olayların yaşandığı tarihte yazılmış duygusunu veren, ama o zamanın çok uzağında yazıldığını da hatırlatan bir anlatım tekniği ile romanlaştırmış İldan.
Mekân tasvirleri, diyalogları, hikâyenin üzerine oturduğu felsefi arka plan, yerli yerine oturan alıntıların zenginliği ve ilk bölümlerdeki gerilimli atmosferiyle polisiye okurlarına keyifli saatler vaat ediyor. Aslında polisiye okuyucularıyla sınırlandırmak haksızlık olur. Antikacı Arago’nun Günlüğü, barındırdığı biçimsel denemeleriyle, başlı başına bir gönderme niteliği taşıyan hikâyesiyle, benzetme ve alıntılarla zenginleşmiş üslubuyla, ilgi çekici bir roman.

The First Sorrows of Young Werther


The First Sorrows of Young Werther is an epistolary novel by the Turkish author Mehmet Murat ildan, published (in Turkish) in Istanbul by the Truva Publishing House (Truva Yayinlari) in April 2007.



It carries the traces of German literary movement "Sturm und Drang." (German for "Storm and Stress") Starting from a paragraph in Goethe's The Sorrows of Young Werther, writer Mehmet Murat ildan has added a premier episode to Goethe's novel.


It takes place in the 18th century England. In 1769, young artist of a highly sensitive and passionate temperament, Werther, goes to Shakespeare's town Stratford upon Avon; while watching a play, he falls in love with a pretty girl who is an actress. Events will take him to the Dunnotar Castle on the north-east coast of Scotland.

Roses Underneath Paris



Roses underneath Paris is a crime novel by the Turkish author Mehmet Murat ildan, published (in Turkish) in Istanbul by the Truva Publishing House (Truva Yayinlari) in January 2006.


It takes place in the 1930's Paris. In a narrow and a dirty street, a beggar has been begging money from a rich woman. After they talk for a while, the beggar discovers a secret of the woman...

Events will take the beggar to the Royal Street Sewer (Egout de la Rue Royale) in Paris.

In Chapter II, Roses underneath Paris has a one act theatre play, Cunning Knight. This play has psychological significance for the characters in the novel.

Antiquary Arago's Diary



Antiquary Arago's Diary is a crime novel by the Turkish author Mehmet Murat ildan, published (in Turkish) in Istanbul by the "Truva Publishing House" (Truva Yayinlari) in August 2005.

It takes place in the John Constable Country in the 19th century England. A famous and wealthy aristocratic novelist Gregory Morgan, living in a small village in Dedham-Essex, decides to write a crime novel.

His wife Elizabeth persuades him that no fiction can be superior to reality. She offers her husband to meet a real murderer so that he can deeply examine and understand the true nature of murderers...
A different version of the novel exists as a theatre play, Emmanuel Arago’s Diary which was translated into English by Yurdanur Salman a well-known linguist in Istanbul.

Monday, September 7, 2009

Büyünün Gözleri İçin Bir Değerlendirme



Hayati Asılyazıcı
Tiyatro Eleştirmeni
Kadıköy Belediyesi Ulusal Oyun Yazma Yarışması
Büyünün Gözleri üzerine Seçici Kurul Değerlendirmesi

Yarışmanın birincisi Mehmet Murat ildan’ın Büyünün Gözleri, ilginç bir varsayımla ortaya çıktı. Özgün bir metnin altını çiziyor. Edilgen kişileriyle nesnelerin dışında, özerk duyarlıkları, kendi öz gerçekleri doğrultusunda özgün bir oyun kurgusuna ulaşmış. Bu nedenle yapıtı kendi içinde çözümleyerek daha geniş bir kurguya oturtuyor.


Bu özelliklerden de başka, Batı tiyatrosu geleneğinde ve özellikle İtalyan halk tiyatrosu ekseninde yüzyıllar öncesinden günümüze uzanan bir tiyatro anlayışını iyi özümsemiş olarak, o anlayış doğrultusunda yazma becerisini, indirgemeci bir yaklaşımı aşabilmek için, özellikle yöntem sorununun çözümlenmesini Goldoni dönemi İtalyan tiyatrosunun özellikleriyle yansıtıyor.


Oyunda, kişi ile yer adları ve özgün dinsel terimlerden başlayarak, diyalog örgüsü ve anlayışı, kalıplaşmış oyun kişileri, sözgelimi düzenbaz uşak ve onların betimlenerek işlenişi, alaycı, keskin güldürü biçemi ortaya çıkıyor. Giderek büyü, entrika, cimrilik, bencillik, çıkarın sevgiye egemenliği gibi ana temaların varlığı ilginç biçimde işleniyor.

Seçilmiş Öyküler: Kurnaz Hancı




14. yüzyılın ilk yarısıydı. Avrupa nüfusunun üçte birinin kara vebadan öldüğü, İngiliz Krallığı’yla Fransa arasındaki 100 yıl savaşlarının başladığı, ünlü şairler Dante Alighieri ve Giovanni Boccaccio’nun yaşadığı bir zaman diliminde, İtalya’da Roma’nın kuzeydoğusunda yüksek dağlar arasında bir yerde bulunan bir hanın önündeydik.


Kızıl güneş, Bermuda Şeytan Üçgeni’ndeki esrarlı kayboluşları anımsatan bir biçimde, görkemli bir dağın ardında hızla gözden kaybolmuştu. Güneş ortadan kaybolunca insanın aklına hep Alvin Sargot’un şu güzel sorusu gelirdi: “Güneş batınca gölge nereye gider?” Bunu gölgelere sormak gerekirdi elbette!.. Hanın birkaç kilometre uzağındaki görkemli dağın eteklerinden giden topraklı yolda bir toz bulutu görünüyordu.
“Herhalde hırçın rüzgar yolu süpürüyor,” diye mırıldandı hancı.
Fakat pek de emin değildi. En iyisi biraz daha yakından bakmaktı. İri cüssesine rağmen bir çekirge gibi hareketliydi. Alçak çitlerin üzerinden zıplayıp, hanın arka tarafındaki yosunlu kayaya doğru yürüdü; bir dağ keçisinden çok daha rahat bir şekilde kayaya tırmandı. Büyük bir karpuzun üzerine konmuş iki küçük mercimek gibi duran gözleriyle ufku taradı.

Toz bulutu hana doğru süratle yaklaşıyordu; bu hızla giderse hana çarpacaktı! Bulutun bulanıklığında üç siyah at göründü; bu genç Arap atlarının üzerinde, çöl bedevileri gibi giyinmiş üç esrarengiz adam belirdi. Sanki bunlar, Hasan Sabbah’ın, cennete kavuşacakları inancıyla canlarını hiçe sayan fedaileriydi!.. Yolcular çevik hareketlerle atlarından inip hancının yanına geldiler. Alacakaranlıkta, geyik derisinden yapılmış eski bir kese havada uçtu. Kaba saba hancı, sadece bir gece konaklamak için bir kese dolusu altın veren bu yağlı müşterileri karşısında görünce, saray soylularını aratmayacak bir kibarlığa büründü. Yolcuların önünde öyle bir eğildi ki, sanki yere serilmiş bir ayı postuna dönüştü.

Yolcular ne yediler ne de içtiler; doğruca yukarı dinlenmeye çekildiler. Hancı, yüzlerindeki örtülerden dolayı sadece gözlerini seçebildiği bu sır yüklü adamların ne biçim olduklarını görmek için, ayak uçlarına basarak gizlice onları takip etti. Üç adam, odadaki yuvarlak masanın çevresinde toplanmış, fısıldaşıyorlardı. Az sonra, başlarındaki örtüleri çıkarıp harıl harıl yanan ocağın içine fırlattılar. Çamura yatmış bir yaban domuzundan daha kirli ve kanlı dişlerini gösteren bir sırtlandan daha çirkin bu yaratıkları görünce, hancının kanı dondu...
Konuşmalardan anlaşıldığına göre, bunlar Tevrat ve İncil’de hakkında bilgiler verilmiş olan Azrail’in cehennemden yeryüzüne getirttiği katillerdi. Azrail’in “Can alma işleri” şu sıralar pek yoğundu: Uzaklarda bir ülkede dehşetli bir deprem olmuştu, bir başka ülkede veba salgını vardı ve yine uzak bir ülkede iki büyük ordu tepsi gibi dümdüz bir ovada keskin kılıçlarını çekmiş vuruşuyorlardı. Ölüm meleği Azrail, bazen her yere yetişecek kadar yeterli zaman bulamazdı ve işte bu zamanlar böyle toplama katiller devreye giriyorlardı. Bu katillerin görevi, artık zamanı dolmuş olan hancıyı gece yarısı boğup hanın önündeki kör kuyuya atmaktı!...
Hancı, duyduklarından sonra ilk şoku atlatıp kurtulma planları yapmaya başladı. Gece yarısına daha üç saat vardı. Vakit kaybetmeksizin, hanın yakınlarındaki bir köye doğru dörtnala yola koyuldu. Köyde, gürgenden yapılma bir kapının önünde durdu; kapı açıldı, ev sahibi bir mum yaktı. Hancı, sanki bir aynaya bakıyordu. Karşısında duran bu ayna, kurnaz hancının ikiz kardeşiydi! Geyik derisinden yapılma keseden çıkardığı birkaç altını kardeşine verdi hancı ve bu gece hana göz kulak olmasını istedi.
“Bu da nereden çıktı?” diye sordu, hancının kardeşi.
“Bu gece karım denen o cadalozu hiç görmek istemiyorum! Bir gecelik idare et durumu!” dedi kurnaz hancı.
“Bıkkınlık, ha? Bilirsin karını ben de hiç sevmem, ama bu altınların hayrına yaparım her dediğini.”
“Öyleyse hiç durma, hemen git hana; gürültü de yapma, yeni müşterilerimiz uyanmasınlar! Karım bugün çok yorgundu, herhalde erkenden yatmıştır; yanına uzanır yatarsın sessizce...”
“Anlaştık! Sen de yarına kadar evime göz kulak ol! Yatağıma girmeden önce de çizmelerini çıkarmayı sakın unutma! Şimdilik hoşça kal, sevgili kardeşim!”
Hancı cevap vermedi. Kardeşi kapıdan çıkınca,
“Ebediyen hoşça kal, saf kardeşim!” diye mırıldandı.
Saf kardeş, dışı sarmaşıklarla kaplı hana vardı; hancının samandan yapılma yatağına uzandı. Hancının karısı, domuzlar gibi ses çıkararak horlamaktaydı. Gece yarısı bir baykuş öttü; katillerden biri, elindeki sağlam ipi saf kardeşin boynuna geçirdi; diğer iki katil de kollarından ve ayaklarından tuttular. Saf kardeş boğuk sesler çıkararak karaya çıkmış bir balık gibi çırpınırken, odada şiddetli bir rüzgar esti; yatağın üzerine dev bir gölge düştü. Kadın halen horlamaktaydı. Katiller korkuyla yere kapaklandılar; yüce efendi göğün dördüncü katından elindeki bir yoklama defteriyle birlikte teftişe gelmişti!...
“Budalalar,” diye bağırdı, Azrail. “Ben size hancıyı değil, onun köydeki ikiz kardeşini öldürmenizi emretmiştim! Bırakın şu zavallı hancıyı; o daha çok uzun yıllar yaşayacak... Üçünüz de defolup gidin cehenneme; sizlerle işim kalmadı artık! Kendi işimi kendim göreceğim; han yakınlarındaki o köye gidip, köylü kardeşin ruhunu bağırta bağırta bedeninden çekeceğim.” dedi ve tıpkı gelirken olduğu gibi odada rüzgarlar estirerek gözden kayboldu….
Marcus Tullius Cicero, “Şimdiye kadar hiç kimse kaderinin pençesinden kurtulamamıştır.” demişti. Kurnaz hancı, bunun mümkün olabileceğini ispatladı ve saf kardeşinin ölümle, kendisininkinin de uzun bir yaşamla mühürlenmiş kaderlerini ters yüz edip değiştirmeyi başardı!..

Mehmet Murat ildan


Seçilmiş Öyküler: Ölümsüz Yarış



Romanya’nın Braşov şehrinin en iğrenç sokaklarından birinde, çürümüş bir borudan fışkıran lağım suları, etrafa tiksindirici kokular yayarak, tertemiz yağmur suyu birikintilerini şeytani bir zevkle önlerine katarak ilerliyorlardı. Bu şehrin nüfusunun yüzde 26’sı çingenelerden oluşuyordu.


Biri altın dişli, öteki koca sivilceli iki çingene kadın, ayakkabılarının içine sızan bu pislik seline pek de aldırış etmeksizin kaldırımda oturmuş, bütün şirretlikleriyle tartışıyorlardı. Fransız filozofu üstat Denis Diderot, çingeneleri, “Elleri inceleyerek geleceği okuyabildiklerini iddia eden avareler, asıl yetenekleri şarkı söylemek, dans etmek ve hırsızlık yapmak olan kişiler,” diyerek bir genelleme yapıp tanımlamıştı; genellemeler çoğunlukla hatalı olurlardı, fakat bu iki kadın için bu tanımlama hiç de yanlış görünmüyordu…

Sokaktaki tartışmanın konusu falcılıktı. Cadı suratlı bu iki çingeneden acaba hangisi daha iyi falcıydı? O kirli kulaklardan hangisi meçhul geleceğin fısıltılarını daha iyi duyabiliyordu? Küçük bir mahalleye iki falcı fazla geliyordu; iyi olanı kalmalı, kötü olanı gitmeliydi. O halde bir yarışma düzenlenmeliydi! Her iki çingene de aynı adamın falına bakmalı ve hangisi geleceği doğru tahmin etmişse ötekisi pılıyı pırtıyı toplamalıydı...

Gece yarısını geçer geçmez hava birden ayaza çekmişti. Çingenelerden biri çöp tenekesini korkunç gürültüler çıkararak boşalttı; diğeri de, yaşlı bir ağacın kuru dallarını koparıp tenekenin içine attı. Cehennemin ortasında ateşe üşüşmüş iki şeytan gibi oturup kâh çekirdek çitleyerek kâh duygulu şarkılar söyleyerek beklemeye başladılar. Kızıl alevlerin verdiği o gizemli ışıkta, çingenelerin suratlarındaki çizgiler dehşet verici uçurumlar gibi derin görünüyorlardı.
Aradan yarım saat geçti; o capcanlı genç ateş artık ihtiyarlamış, neredeyse cılız bir mumla, minik bir ateş böceğiyle aşık atamayacak kadar sönükleşmişti. Ateş son nefesini verip ağzından dumanlar kustuğu anda, sokağın aşağısından ayak sesleri gelmeye başladı. Bu saatte ya huzursuz hayaletler dolaşırdı ya da uykulu gece bekçileri! Çingene kadınların gözleri, bekçinin feneri üzerlerine tutulunca kedi gözleri gibi ışıldadı. İşte bir müşteri gelmişti nihayet!..
“Bekçi kardeş, gel bir falına bakayım; gecenin bu saatinde fallarım hep doğru çıkar benim,” dedi altın dişli çingene.
“Hadi bak bakalım, kocakarı!” dedi bekçi ve sol elinin ayasını uzattı çingeneye.
“Kardeş, ben öyle sahte falcılar gibi avuç içlerinden geleceği okumam. Yaklaştır bakayım ağzını burnuma, nefesini koklayacağım. Nefesinin içindeki ruhtan haberler vereceğim sana,” dedi altın dişli çingene.
Bekçi, birkaç kez derin nefes alıp verdi; çingene, sanki bir çam ormanındaki bol oksijenli havayı soluyormuş gibi bekçinin verdiği nefesi iştahla ciğerlerine çekti.
“Kardeş, iyi ki sarımsak yemişsin. Sarımsak kötü niyetli ruhları kaçırtır. Kötü niyetli ruhlar insana doğru bilgi vermezler. Ben haberlerimi ‘doğrucu’ ruhlardan aldım. On birinci ayın on birinci günü, tam gece yarısı bir uçak kazasında öleceksin sen,” dedi altın dişli çingene.
“Defol git, mendebur karı! Sen benimle dalga mı geçiyorsun, ha? Ekmek alacak param yok, uçağa nasıl binecekmişim ben?.. Hey, Arap teyze! Şu sünepe karıdan hayır yok, gel bir de sen bak bakalım falıma,” dedi bekçi.
“Kardeş, aç avucunu bakayım,” dedi koca sivilceli çingene.
Yüzüklü parmaklarını bekçinin ayasının içinde defalarca gezdirdi; bekçi gıdıklandı, huylandı.
“Beş gün sonra, geceyle sabahın buluştukları noktada, yatağının içinde alev alev yanacaksın,” dedi koca sivilceli çingene.
Bekçi, söylene söylene çekip gitti. Aradan beş gün geçti; gece yarısı olmak üzereydi. Gece ve sabah, dolunayın altında, birbirinden saatlerce uzak kalmış iki ateşli âşık gibi romantik bir buluşma yapmak üzereydiler. 11 Kasım günüydü. İki falcı, bekçinin evinin yakınındaki soğuk kaldırıma tünemiş, birbirleriyle dalga geçiyorlardı.
“Bacı, bak adam evinde uyuyor; uçakta falan değil, sen kaybettin,” dedi koca sivilceli çingene.
“Bacı, hani adam yatağında yanacaktı alev alev? Bak pencerede ışık yok, bekçi mışıl mışıl uyuyor; sen de kaybettin gayrı!” dedi altın dişli çingene.
Gece yarısına saniyeler vardı. Birden gökte bir ateş küresi belirdi. Dayanılmaz bir gürültüyle bekçinin evinin üzerine düştü. Bekçinin uyuduğu oda alevler içindeydi. Şehrin üzerinde patlayan bir yolcu uçağının parçalarından biri düşmüştü yere. İki çingene korkudan birbirlerine sarıldılar. İkisi de haklı çıkmışlardı. Ama hangisi daha iyi falcıydı? Bu işi halen çözememişlerdi!..
“Bacı, en iyisi ben senin falına bakayım; sen de benim falıma bak; kim doğru bilirse o galip olsun,” dedi altın dişli çingene.
Her ikisi de birbirlerinin fallarına baktılar:
“Elli gün geçecek, karnına bir bıçak saplanacak; her yer kan olacak, Sezar gibi yıkılacaksın yere,” dedi altın dişli çingene.
“Bu yıl biterken gözlerin bulanacak, yüzün sararacak, kesilmiş bir ağaç gibi devrileceksin,” dedi koca sivilceli çingene.
Aradan bir hayli zaman geçti, tam olarak elli gün geçmişti... Yılbaşı gelmişti. İki çingene yine aynı pis sokakta rastlaştılar; gece yarısıydı. Kucaklaştılar, öpüştüler; çok samimiydiler. Koca sivilceli çingene, iki kırmızı elma çıkardı eteğinin altından ve bir iyi niyet gösterisi olarak bir elmayı öteki çingeneye verdi. Kendisi de elindeki elmayı yemeye başladı. Barışmışlar mıydı acaba?
“Bacı, elman da çok güzelmiş; bak ben de sana bir şey vereceğim, bakalım tadı hoşuna gidecek mi?” dedi altın dişli çingene, ve eteğinin altından bir hançer çıkarıp koca sivilceli çingenenin karnına sapladı.
“Bak, gördün mü, falım tıpatıp doğru çıktı; aradan elli gün geçti ve şimdi yerde kanlar içinde yatıyorsun Sezar gibi,” dedi ve ekledi: “En iyi falcı benim bacı!...”
Birkaç dakika sonra altın dişli çingenenin gözleri bulanmaya, yüzü sararmaya başladı ve dipten kesilmiş bir ağaç gibi hızla yere düştü.
“Bak gördün mü, benim de falım doğru çıktı. Sana verdiğim elmanın içinde zehir vardı,” dedi, yerde kanlar içinde yatan koca sivilceli çingene...
“O halde bacı, cehennemde görüşmek üzere! Orada devam ederiz hangimiz daha iyi falcı diye…”
Bu yarış, şiddetli bir tutkuya dönüşmüştü. Üstat Ovidius, “İçtikçe susarız,” demişti ve çingeneler yarıştıkça daha fazla yarışmak ister bir hale gelmişlerdi. Altın dişli çingene ve ötekisi son nefeslerini verdiler. İki çingenenin bu ölümsüz ve çılgın yarışı sonsuza dek sürdü gitti, çünkü İngiliz romancı Edward Bulwer Lytton’un söylediği gibi, “Tutku, asla dinlenmek bilmezdi!..”
Mehmet Murat ildan

Seçilmiş Öyküler: Kerempe Feneri



Beş yaşındaki İbrahim, bir yalıyarın tepesine kurulu evlerinin önünde oturmuş çok garip sorular soruyordu babasına:
“Evimiz niye zürafa gibi upuzun, baba?” dedi, bebeksi bir saflıkla.
“Deniz fenerleri hep böyle uzun olurlar, yavrum,” diye sevecenlikle yanıtladı Şemsi bey.

Şemsi beyin dedesi ve babası da, Kastamonu’nun Cide ilçesinde bulunan Kerempe burnunda 1884 yılında Fransızlar tarafından yapılmış olan Kerempe deniz fenerinde çalışmıştı. Babadan oğla geçen bir tür krallıktı burası, bir “Deniz Feneri Krallığı!” Bu fener denizden 82 metre yükseklikte bulunuyordu; yüksekliğine ulaşmakta Karadeniz'in sisleri bile zorluk çekerdi!.. Bu harika fener, Cide’den İnebolu’ya giderken bir virajı dönünce sürpriz bir şekilde aniden çıkardı karadaki yolcuların karşısına ve onları kendisine hemen âşık ederdi!..

Şemsi bey, küçük İbrahim’i kucağına alarak, “Duyuyor musun sesleri? Burada her şeyin bir dili vardır, konuşur, fısıldaşır!” dedi.
“Bir şey duymuyorum, baba!” diye yakındı küçük İbrahim.
Şemsi bey, oğlunun minik kulaklarını kapatan yünlü beresini başından çıkardı ve uçurumun altını işaret ederek,
“Bak, dinle şimdi, kayalara çarpan dalgalar martılara bir şeyler söylüyorlar. Duyuyorsun değil mi?” dedi.
Küçük İbrahim, önce korkulu gözlerle aşağıya baktı ve sonra başını yukarı kaldırdı; çığlık atan martıları duyduğunda,
“Martı dalgaya ne diyor, baba?” diye sordu.
Şemsi bey, “Geveze martı şimdi dalgayla değil deniz feneriyle konuşuyor!” diyerek oğlunu iyice şaşkına çevirdi.
Çığlık atan martıyı yanıtlarcasına deniz fenerinden uğultular yükseldi. Sert rüzgarın fenere çarparak çıkardığı bu uğultuları duyan küçük İbrahim, babasının “Bilinmeyen dilleri” kolayca anlayabilen bir tür cadı olduğunu düşündü... Yıllar sonra, kendisi de o gizemli dilleri öğrendi. Yalıyarın en uç noktasında saatlerce oturup, dalgaların martılarla, martıların deniz feneriyle yaptığı sihirli konuşmaları zevkle dinledi…
Aradan çok uzun yıllar geçmişti; bu “Deniz Feneri Krallığında,” kral Birinci Şemsi ölmüş, yerine Birinci İbrahim geçmişti. İbrahim de babasının kendisine öğrettiklerini oğlu Ömer’e aynen öğretmek istiyordu. Uzun yaz günlerinde tahta kaşık yapmasını, uzun kış gecelerinde kaval çalmasını öğretmeliydi kendi oğluna. Her şeyden önemlisi de, bu ıssız yalıyarın tepesinde konuşulan o tuhaf dilleri öğretmeliydi... Martıların ne konuştuklarını, denizin ne dediğini bilen bir insan kendisini asla yalnız hissetmezdi. Üstat Çehov, “Yalnızlık hisseden bir kimse için her yer çöldür,” derdi ve bu bahsedilen sırlı dilleri öğrenmek muhakkak ki çölü ormanlaştıracaktı!..
Bir yaz gecesiydi. Fenerin ışığı 18 saniye aralıklarla 2 saniye parlama şeklinde yanıyordu; kelebekler, böcekler ve güveler bu ışığa geliyorlar, küçük Ömer’in kedisi de bunları keyifle avlıyordu. İbrahim, her gece olduğu gibi o gece de yalıyarın en uç noktasında oturmuş, fenerin yanıp sönen kristaliyle aydınlattığı denizi dinliyor, bazen de uyukluyordu… Bir karaltının koşarak kendisine doğru geldiğini fark etti. Gelen, oğlu küçük Ömer’di:
“Baba, baba! Burada her şeyin bir dili vardır, konuşur demiştin ya... yatak odam aslan gibi kükrüyor, baba!” diye bağırdı.
Hemen ardından İbrahim’in karısı Hürmüz hanım koşarak geldi. Büyük bir korku içerisindeydi. Küçük Ömer’in duyduğu o kükremeler bir yer kaymasının duvarlarda yarattığı seslerdi. Aile hızla tehlike bölgesinden uzaklaştı. Deniz fenerinin üzerinde çok derin çatlaklar oluştu. O görkemli fener, doğuştan felçli olduğu için hiçbir yere kaçamadı; şiddetli bir sarsıntıyla birlikte, zehirli bir kurşunla vurulmuş heybetli bir fil gibi yere devriliverdi. Koca bir tarih un ufak oldu; tozların arasında yok oldu…
Üzgün aile gün ışıyıncaya kadar orada büyük bir ateş yakarak gözyaşları içerisinde bekledi. Uzaktan onları gören olsa, Zerdüşt dininden ateşe tapan Gebr’ler Kastamonu’ya gelmiş sanırlardı. İbrahim, sabah güneş doğarken ayağa kalkıp etrafı dinledi; martılar halen çığlık atıyorlar, dalgalar halen bir şeyler söylüyorlardı, fakat konuşmalar hiç anlaşılmıyordu. Deniz fenerinin ölümüyle birlikte sanki büyü de bozulmuştu. Tıpkı birbirinden ayrılmaz üç kafadar arkadaştan biri eksildiğinde, diğer iki arkadaşın anlamsız konuşmalarına benziyordu bu.
Üç ayaklı bir masanın bir ayağı kesilmişti; masa halen oradaydı, fakat eğrilmiş, güzelliğini kaybetmişti. Bir bütünden önemli bir parça çıkmış ve artık o bütünün büyüsü bozulmuştu. Martıların ve dalgaların konuştukları dil artık İbrahim için yabancı bir dildi. İbrahim, eşi Hürmüz hanımı ve küçük Ömer’i alıp oradan sonsuza dek ayrıldı...
Kerempe deniz fenerinin olduğu bölgeyi çok yoğun sisler kaplamıştı. Fenerin yanı başındaki sis düdüğü binasından siren çalmaya başladı. Sireni Hürmüz hanım çalıyordu. İbrahim, görmekte olduğu kâbustan uyandı. Hızla ayağa kalkıp fenere doğru koştu ve Osmanlı döneminde inşa edilmiş olan Kerempe deniz fenerinin sapasağlam ayakta olduğunu görüp sevinç gözyaşı döktü. Sabah olduğunda üç ayaklı masanın bütün ayakları, dalgalar, martılar ve fener bir bütün halinde oradaydılar ve her zamanki gibi birbirleriyle sıkı fıkı sohbet ediyorlardı… Bütünün güzelliğinin sırrı, değişik parçaların oluşturduğu sihirli birliktelikteydi!..

Mehmet Murat ildan

Seçilmiş Öyküler: Leopar - Leopard



Yere çömelmiş bir işçinin önünde durup, “Tempus abire tibi est,” dedi fabrika sahibi. Yerdeki çelimsiz işçi veremli gibi öksürüyor ve güçlükle nefes alıyordu. Hemen ötede olayı izleyen genç bir işçi yaşlı bir işçinin kulağına eğilerek usulca sordu:
“Ne diyor bu adam? Türkçe konuşmasını bilmiyor mu?” dedi.
Yaşlı işçi yanıtladı:
“Patron çok iyi Latince bilir; zamanında ailesi onu İtalya’nın en pahalı okullarında okutmuş; o da bu bilgiler boşa gitmesin diye işçilere bazen Latince seslenir!”
Genç işçi, bu trajikomik durum karşısında bir an için düşünsel bir sarsıntı geçirdi; toparlanarak merakla soru sormaya devam etti:
“Peki siz onun ne demek istediğini anlıyor musunuz?”
“Elbette anlıyoruz,” diye yanıtladı yaşlı işçi. “Sen daha yenisin; bu fabrikada on yıl çalışırsan o cümleler senin de kafana kazılır! Patron, o Latince deyimi bize defalarca açıklamıştır. Bu deyim, ‘Verimden düşen yerini başkasına bırakmalıdır.’ demekmiş; daha açıkça söylemek gerekirse, ‘Kovuldun’ demek!..”
“Fakat bu dehşet verici bir haksızlık! Bu zavallı adam hasta; onu eskimiş bir mobilya gibi kapı dışına atmak insanlığa sığar mı?” diye haykırdı genç işçi.
“Vir sapit qui pauca loquitur,” diye yanıtladı yaşlı işçi.
“Nee?” diye öfkeyle sordu genç işçi. “Ne diyorsun? Anlamıyorum seni!”
“Diyorum ki, akıllı adam az konuşur. Bak, patron buraya doğru geliyor! Tut dilini!” dedi yaşlı işçi.
Fabrika sahibi, hasta bir işçiden kurtulmanın mutluluğuyla bir serçe kadar hafiflemişti sanki. Belki de birkaç ay sonra veremden ölecek bir işçiyi şimdiden kovmakla ne kadar isabetli davrandığını düşünerek kendisiyle gurur duyuyordu. Paradan ne kadar tasarruf ettiğini parmaklarıyla gizlice sayıyordu. Modern kölelerin kürek çektikleri bu demir gemide, elindeki kırbacıyla her gün onları kamçılıyor; güçsüz olanları gemiden aşağıya atıyordu! O, fabrikanın içindeki kara bir buluttu! Kafasında şimşekler çakınca, ağzından yıldırımlar fırlar ve zavallı bir işçinin üzerine düşerdi!..
Fabrika sahibi, otomatik basınçlı şahmerdanla parça taslaklarını döven genç işçinin önünde durdu. Bir süre onu seyretti ve işçinin verimli çalışmasından tatmin olduğunu belirten bir yüz ifadesiyle, “Laborare est orare,” dedi ve çekip gitti.
“Bu şeytan yine ne dedi?” diye sordu genç işçi.
“Çalışmak dua etmekmiş, bir tür ibadetmiş. Benediktin rahiplerinin bir sözüymüş bu. Görüyorsun ya, patron sayesinde biz de Latince öğreniyoruz,” diyerek acı acı güldü yaşlı işçi.
Genç işçi, fabrika sahibinin her gün fabrikaya gelip Latince bir takım garip sözler söyleyip gitmesine dayanamaz hale gelmişti artık. Bir barut fıçısı gibiydi; fabrika sahibinin ateşten sözlerine daha ne kadar dayanabilirdi ki bir barut fıçısı? Adamı görünce boğulacak gibi hissediyordu kendisini.
Bir cuma sabahı, genç işçi yine şahmerdanın başında harıl harıl çalışıyordu. Haftalar önce işten atılan ve veremden ölen o çelimsiz işçinin cenaze töreni vardı öğle vakti. Duyguları yoğunlaşmış, ağırlaşmıştı. Uzak köşede fabrika sahibinin kibirli yüzünü görünce tüyleri diken diken oldu. Onun kendi tarafına doğru geldiğini görür görmez işini bıraktı ve yere çömeldi; yapay bir biçimde öksürmeye başladı. Yaptığı her hareket o veremli işçiyi anımsatıyordu. Bir tiyatro oyuncusu gibi o çelimsiz işçiyi oynuyordu. Bütün uyarılara rağmen işinin başına dönmedi. Fabrika sahibinin ne söyleyeceğini çok iyi biliyordu:
“Tempus abire tibi est!”
Bu söz onun kovulduğunu söylüyordu. Günlerdir böyle bir anı beklediği belli olan genç işçi, namludan fırlayan mermi hızıyla ayağa kalktı ve elindeki bıçağı defalarca fabrika sahibine sapladı. Bütün işçiler korkudan sapsarı kesildiler. “Hiçbir suç, hazırlıksız işlenmez!” diyen Seneca haklı çıkmış görünüyordu; genç işçi, cebinden çıkardığı Latince sözlükten daha önce saptadığı bir sayfayı açarak yerde ölmek üzere olan fabrika sahibine şöyle söyledi:
“Mors tua, vita mea!”
Bütün işçiler hep bir ağızdan, “Ne dedin ona?” diye sordular.
“Sen ölmelisin ki ben yaşayayım, dedim!”
Yaşlı işçi,
“Keşke öldürmeden önce onunla konuşsaydın; belki ikna olurdu, belki fabrikayı daha insancıl bir biçimde yönetmeye başlardı,” dedi.
Genç işçi, elindeki sözlüğün sayfalarını karıştırdı ve yüksek bir sesle bağırdı:
“Naturam expelles furca tamen usque recurret! Leopar beneklerini değiştiremez!..”



Mehmet Murat ildan

Sunday, September 6, 2009

PEN Membership


I am a member of the World PEN Writers Union since December 2000.


Antikacı Arago'nun Günlüğü Eleştiri Yazısı


"Tanrı kaderimizi yazarken kanımızı mürekkep diye kullanır; kanımızda ne yazılıysa biz onu yerine getiririz! Bizler Tanrı'nın ebedi kuklalarıyız." Böyle diyordu idamlık mahkûm kendisini savunurken. Cinayet romanı yazmak için bir katille tanışmak isteyen, bunun için de kendisiyle görüşmeye gelen yazar Gregory Morgan'ı antikacı-katil Arago'ya gönderirken Tanrı'nın yerine kendisinin geçtiğinin farkında mıydı peki? Yazarın kaderi onun bu önerisiyle çizilmişti çünkü.


Antikacı Arago'nun Günlüğü, Mehmet Murat İldan'ın ilk romanı. Bugüne dek kalemini daha çok tiyatro için kullanan İldan, bir cinayet romanıyla çıkıyor karşımıza. Uzun yıllar İngiltere'de yaşayan yazar, mekân olarak İngiltere'nin Colchester yakınlarındaki Dedham köyünü seçmiş. 1800'lü yılların sonundayız. Aristokrat bir yazar olan Gregory Morgan, bir yıldır eline kalem alamıyordur. Sonunda bir cinayet romanı yazmaya karar verir. İlk itiraz karısı Elizabeth'ten gelir: "Fakat sen her zaman yaşadıklarını yazdın, Gregory. Bizzat bildiğin, tanıklık ettiğin çıplak gerçeklere edebi elbiseler giydirdin". Fakat çözümü bulan da yine o olur. Ceza hâkimi olan babasının aracılığıyla kocasının idamlık bir katille görüşmesini sağlayacaktır. Bu 'maceranın' kendi sonunu hazırlayacağını bilmiyordur elbet.


Tanrı ve katil


Roman ilerledikçe 'esas katilin', 'idamlığın' da işaret ettiği gibi antikacı Arago olduğunu öğreniyoruz. Burada yazar klişenin serin kucağına sığınıyor: Antikacı-katil Arago yalnız kötüleri öldüren bir 'kahraman'. Bu sözler ona ait: "Kendimi hiçbir zaman bir günahkar olarak hissetmedim ben. Tanrı'nın keskin bir kılıcı, Rabbin cezalandırıcı bir kırbacı gibi gördüm kendimi." Fakat 'Tanrı'nın kılıcı' dünyayı tek başına 'adam edemeyeceğine' inanıyor besbelli: Yanına bir de çırak almış. Katil-çırağımız ise bir cüce. Fakat cüce, 'usta'sının ilkelerine yüz vermeye niyetli değil. 'Tanrı'nın kılıcı' olmak fikri belki de pek 'yavan' geliyordur kendisine.


Ben romandaki idam mahkûmunun sözlerine takıldım. Belki de haklıdır. İnsana düşen tek şey Tanrı'nın yazdığı bir hayatı yaşamaktır. Peki, romanın kaderini çizen kimdir? Yazar mı? Eğer öyleyse, karakterlerin 'Tanrı-Yazar'a isyan edip, kendi çizdikleri yolda ilerleme şansı var mıdır? Mehmet Murat İldan bu konuda ne düşünür? Okurla beraber koltuğa oturup, karakterleri onlarla beraber izliyormuş gibi yazması, romanda 'kaderi' çizenin yazar olmadığına inanmasından mıdır? Bunun için mi bir yazar olan Gregory Morgan da cinayet romanı yazmak için çıktığı yolda bizzat yaşadığı, dolayısıyla kendisinin belirleyemediği olayları kitaplaştırmak durumunda kalacaktır?


Antikacı Arago'nun Günlüğü yalnızca yazar/katil/stajyer katil üçgeninde geçmiyor. Aynı erkeği seven iki kardeşin dramına da tanık oluyoruz. Daha güzel, daha akıllı olan; fakat 'tercih edilmeyen' Catherine ile akıl hastanesinde tanışıyoruz. Catherine'in niye 'tercih edilmediği' ile ilgili teşhisi aktarılmaya değer: "Darwin'in kuramı aşkta geçerli değilmiş demek ki! Güçsüz olan kazandı, güçlü olan kaybetti! Sen (Gregory'i kastediyor) tabiatın tam tersisin! İsa Mesih gibi zayıfların tarafında muhtaçların yanındasın; senin dünyanda zayıflar zafer kazanıyorlar!" Catherine kendine bu kadar güvenedursun, biz romanda 'zaferin' izine rastlanmadığını, güçsüzlerin de kazanamadığını belirtelim. Bu iki 'kısmetsiz' kardeşin yollarının Arago ve cüce öğrencisiyle kesişmesini, Elizabeth'in sonunu hazırlayan süreci müstakbel okura bırakalım.


İldan, akıcı bir dille yazdığı romanını şu cümleyle bitiriyor. "Her şey başka türlü olabilirdi; ama her şey tıpkı böyle oldu; hayat da zaten başka türlü olabilecekken böyle olmanın ta kendisidir." Ben buradan (ve yeni baştan gözden geçirdiğimde kitabın tamamından) yazarın Tanrı'nın çizdiği 'kader'den ziyade 'tesadüflere' ehemmiyet verdiğini düşündüm. Tesadüfleri yaratan ise bireyleri eylemleri. O hâlde geriye şu soru kalıyor: Bu beş insanı bir araya getiren tesadüfler zincirini kim harekete geçirdi? Sabretmesini bilmeyen, İldan'ın deyimiyle 'hemenci' yazar Morgan mı, ona bir katille buluşma fikrini veren karısı Elizabeth mi; yoksa "katil de Tanrı gibi bir kader çizicidir" diyen antikacı Arago mu?


Ekin Kadir Selçuk

Radikal Kitap Dergisi

Simyasının Karısı Tanıtım Yazısı



1625 yılıydı; Londra’da bir kilisede, çarmıha gerilmiş İsa heykelinin etrafında mumlar yanmakta, dışarıda gök gürlemekte ve şiddetli yağmur yağmaktaydı… Yağmurun romantik sesleri altında, Henry Cornelius isimli bir rahip, Emily Hesketh adındaki güzel bir kadın tarafından günah çıkartma odasında baştan çıkarılmaya çalışılmaktaydı; rahip, kadını çekici bulmakla birlikte kafası çok karışmıştı…
Güzel kadın gittikten sonra Cavendish isimli çirkin bir simyacı günah çıkartma odasına girer ve kadının kocası olduğunu söyler. Simyacı, karısının şehvet düşkünü bir kadın olduğunu ve bir rahibi kandırmaya çalışarak Tanrı'ya kafa tutmak, Tanrı'yı alt etmek istediğini söylese de rahip Cornelius bunlara hiç inanmaz…
Simyacı Cavendish, William Shakespeare'in bir oyununa gitmesi için rahibe tavsiyede bulunur, bu oyunun onu ikna edeceğini söyler. Rahip, Shakespeare tarafından yazılmış ancak daha önce hiç bilinmeyen bu yeni keşfedilmiş oyunu seyretmeye gider. Oyunun ismi Bir Yaz Gecesi Kâbusu'dur; 1595 yılında, Bir Yaz Gecesi Rüyası’ndan hemen sonra yazılmıştır ve Shakespeare’in ölümünden dokuz yıl sonra Globe tiyatrosunda sahnelenmeye başlamıştır. Shakespeare’in bu 40. oyunu Emily Hesketh’in kaderini belirleyecektir…
Simyacının Karısı yüksek edebiyat içeren zekice kurgulanmış bir oyundur. Goethe’nin Faust eserindeki gibi doğaüstü bir içeriği vardır. Yazar Mehmet Murat İldan’ın bu klasik eseri 150 yıllık Türk Tiyatro Tarihi’nde “benzersiz” bir üslubu yansıtmakta, daha önce hiç işlenmemiş özgün bir konuyu ele almakta ve kullanılan üst düzey edebiyatla da tiyatronun çıtasını yükseklere taşımaktadır…
Dünya tiyatro klasikleri kalitesindeki bu yapıtı okurken bilinmeyen dünyalara yolculuk edeceksiniz…

Kültür Bakanı Önsöz Yazıları


"MOHANDAS KARAMCHAND GANDHİ"

ÖNSÖZ

Ünlü şair Rabindranath Tagore'un Gandi'ye verdiği lâkap "Mahatma" yani "Büyük Ruh"tur; bütün dünya onu bu görkemli sıfatla bilir.
Mahatma Gandi 30 Ocak 1948 yılında aşırı bir Hindu genç tarafından ateş edilerek öldürülmüştü. Öldüğünde malı mülkü, resmi bir makamı olmayan sade bir yurttaştı. Ancak o öldüğü gün Birleşmiş Milletler bayrağı yarıya indirilmiştir; cenazesinde milyonlarca insan gözyaşlarına boğulmuştur; dünyanın en önde gelen liderleri bu aziz insanın önünde derin bir saygıyla eğilmişlerdir.
Gandi'ye duyulan bu büyük sevginin pek çok kaynağı var: O, her şeyden önce insanlık vicdanının sözcülüğünü yapmıştır. Tarihte ruhun maddi şeyler üzerindeki gücünü böylesine etkili ve inandırıcı bir biçimde göstermiş başka bir insan yoktur. Bir ulusal bağımsızlık hareketini şiddet aleyhtarı politika izleyerek gerçekleştiren tek siyasal liderdir. Düşmanlarını iyilik, dürüstlük, alçakgönüllülük ve şiddete başvurmama silahlarıyla karşılamış ve insanoğlu bu evrende varoldukça her zaman hayranlıkla anılacak bir zafer kazanmıştır.
Mehmet Murat ildan'ın "Mohandas Karamchand Gandhi" isimli bu eseri, Gandi'ye duyulan derin sevginin tiyatro yoluyla yeniden canlanmasına ve "şiddet karşıtı" bir felsefenin şan ve şeref dolu günlerinin yeniden anımsanmasına önemli bir katkıda bulunacaktır.
Gandi'nin, âdeta bir insanlık okulunu andıran yaşam hikâyesinin dünya tiyatro yazınında yer almaması önemli bir eksiklikti ve şimdi bu yapıtla bu eksiklik giderilmiş olmaktadır.
Ayrıca, Gandi'nin hayatı boyunca en büyük ideallerinden biri olan Hindu-Müslüman dostluğu konusunda gösterdiği çabalar, söylediği sözler, bugün Hindistan'da ve Pakistan'da yaşanmakta olan Hindu-Müslüman çatışmalarının çözümü için de bir yol gösterici nitelik taşımaktadır. Genç ve yaşlı, yaşayan ve yaşayacak olan bütün nesiller Gandi'nin yaşamını dikkatle incelemeli ve kendilerine bu olağanüstü insandan dersler çıkarmalıdırlar.
Kültür Bakanlığı, dünya edebiyatına yeni ve evrensel yapıtlar kazandırma hedefinde başarıyla ilerlemektedir. Sanat, "yüksek değerler dünyasını" temsil eder. Türkiye Cumhuriyeti, 21. Yüzyılda bu yüksek değerler dünyasındaki yerini sağlamlaştıracaktır.
Bu vesileyle, genç oyun yazarımızı, oyunu inceleyip onaylayan değerli uzmanımızı, Bakanlık çalışanlarımızı ve matbaada kitabın basılmasına emeği geçenleri kutluyorum.

M. İstemihan Talay
Kültür Bakanı

“WİLLİAM SHAKESPEARE”
ÖNSÖZ


William Shakespeare evrensel bir dâhidir; Dünya edebiyat tarihinin en önde gelen yazarıdır. Hiçbir büyük adam bu kadar çok tartışma, övgü, yerme yüceltme ve eleştiri konusu olmamıştır. Çok çeşitli konuları ele alan oyunlarında büyüklük ve incelik, zekâ ve derinlik, tutku ve şiir vardır.
Ölümünün üzerinden üç yüz seksen beş yıl geçmiş olmasına rağmen yapıtları dünyanın her yerinde okunmakta ve oynanmaktadır. Meslektaşı ve çağdaşı Ben Jonson’ın da dediği gibi, “Shakespeare, bir çağın değil, bütün çağlarındır.”
Yalnızca elli iki yıl gibi kısa bir süre yaşamış bu eşsiz yazarın eserleri bir kitaplığı dolduracak kadar çoktur. Buna karşılık, hayatı üzerine bilinenler pek azdır; hayatı üzerine yazılmış tiyatro oyunları ise hiç yoktur. Mehmet Murat İldan’ın “William Shakespeare” adlı yapıtı bu alandaki eksikliğin giderilmesi yönünde bir “ilk adımdır.”
Oyun, I. Elizabeth dönemi tiyatrosu ve o dönemde tiyatronun ve tiyatrocuların sorunlarıyla ilgili pek çok ayrıntıyı da içermektedir. Oyunda Shakespeare dili ve Shakespeare mantığı kullanılmıştır.
Artık Türk Tiyatrosu, “Dünyadan yapıt alma” aşamasından “Dünyaya yapıt verme” aşamasına geçmiştir. Bu önemli süreçte Bakanlığımızın etkin bir rol oynaması bizi ayrıca gururlandırmaktadır.
Genç yazarımızı, oyunu inceleyip onaylayan değerli uzmanımızı, Bakanlık çalışanlarımızı ve matbaada kitabın basılmasına emeği geçenleri kutluyorum. Ülkemizin itibarı, bu tür evrensel eserlerin çoğalmasıyla daha da artacaktır. Bu artışlar aynı zamanda Türk Tiyatrosu için parlak bir geleceğin de teminatı olacaktır.
M. İstemihan Talay
Kültür Bakanı

“SAKYAMUNİ”
ÖNSÖZ

Buda, büyük bir düşünür, çağının bilgi sınırlarını aşmış bir bilgin, insanların inanma isteklerini akıl yoluna doğru yöneltmiş bir din kurucusudur. Yeryüzündeki en yaygın dinlerden birisidir Budizm ve bu dinler içinde belki de en ilginç olanıdır; çünkü bütün dinlerin bir tanrısı, ruh inancı ve çeşitli kurban biçimleri olmasına rağmen Budizm’de tanrı ve ruh inançları yoktur, kurban sunmak yasaktır ve sınıfsız bir topluma inanılır.
Buda’nın öğretisini yaymaya başladığı günlerden günümüze iki bin beş yüz yıldan daha fazla bir zaman geçmiştir. Bu geçen uzun zamana rağmen, Buda’nın çağdaş insana bir bildirisi, bugün bile geçerliliğini sürdüren sözleri vardır. Mehmet Murat ildan, “Sakyamuni” isimli bu eserinde Buda’nın yaşamından kesitler vermekte ve Buda’nın “bugünkü insanı” da ilgilendiren mesajlarını aktarmaktadır bize.
Bir “Dünya Devleti” olma yolunda mücadele veren Türkiye, ekonomik yükselişinin yanında kültürel yükselişi de gerçekleştirmek zorundadır. ‘Kültürel yükseliş’, bireylerin kültür düzeylerini olabildiğince artırmalarıyla mümkündür ancak; bunun yolu da kitap okumaktan geçer. Bir diyaloglar sanatı olması nedeniyle, edebiyat türleri içerisinde bir konuyu en doğal, en canlı biçimiyle okuyucuya veren tür tiyatrodur.
Tiyatro kitaplarıyla en karmaşık felsefeler, en derin tarihî kişilikler bile hafızalara görsel olarak kolayca yerleştirilebilir. Türk tiyatro yazarlarının ilginç, öğretici ve evrensel temaları eserlerine konu etmelerini, “Dünya Devleti” olma yolunda ilerleyen Türkiye’nin kültürel yükselişine, entelektüel açıdan zenginleşmesine önemli bir katkı olarak görüyor ve bu tür eserler veren yazarları kutluyorum.

M. İstemihan Talay
Kültür Bakanı


“GALİLEO GALİLEİ”
ÖNSÖZ


Din ile bilim arasındaki ilk ve en önemli kavga, bugün Güneş Sistemi adı verilen düzenin merkezinin güneş mi yoksa yeryuvarlağı mı olduğu konusundaki gökbilimsel tartışmadır. Ortaçağ bilginleri, Aristoteles’e ya da Kutsal Kitap’a dayanarak, Yer’in evrenin merkezinde kımıldamadan durduğu fikrini katı bir gerçek olarak kabul etmişlerdi; oysa bu, tümdengelimci, gözleme dayanmayan dogmatik bir yaklaşımdı.
Ortaçağ’da Yer’le ilgili farklı görüşler de vardı: Kopernik’çi kurama göre yeryuvarlağı durağan değildi ve günde bir kez kendi ekseni çevresinde, yılda bir kez de güneşin çevresinde dönüyordu. İşte İtalyan astronomu ve fizikçisi Galileo Galilei de gelenekçi düşünceye aykırı olan bu kuramı savunmuştur; bu kuramın savunmasını da teleskopuyla yaptığı gözlemlere dayandırmıştır; gerçeği kitaplarda değil deneylerde aramıştır...
Galile, bilim tarihine keşifleriyle, buluşlarıyla büyük bir bilim adamı olarak geçtiği gibi, baskı karşısındaki direnciyle de insanlık tarihine unutulmaz bir dava adamı olarak kaydedilmiştir. Bilgisizliğe karşı bilimin savaşını vermiş, yirminci yüzyıl biliminin temeli olan gözlemciliğin kurucusu olmuş bu müstesna insanın hayatının bir tiyatro oyununda ele alınması, unutulmaya yüz tutmuş büyük tarihsel olayların canlı bir biçimde anımsanması açısından kuşkusuz çok önemlidir.
Dünya tiyatro literatüründe Galile’nin hayatıyla ilgili yalnızca bir oyun mevcuttur; bu oyun, ünlü Alman tiyatro yazarı Bertolt Brecht’in 1938/39 yıllarında yazdığı “Leben des Galilei” (Galile’nin Yaşamı) adlı oyundur. Mehmet Murat İldan’ın “Galileo Galilei” isimli oyunu da bu alanda bir açılım yapmış olmaktadır. Christopher Marlowe’un Faust’u ile Goethe’nin Faust’u örneğinde olduğu gibi, aynı konuyu iki farklı yazarın değişik bir yorum ve değişik bir tarzla kaleme alması edebiyatı zenginleştirmektedir.
Dünya edebiyatının “aile fotoğrafında” yer alabilmek için, Türk tiyatro yazarları yerel temaların dışında evrensel temaları da muhakkak işlemeli ve bu alanda özgün eserler vermelidirler. Kitabın yazarını kutluyor, başarılarının devamını diliyorum.

M. İstemihan Talay
Kültür Bakanı


“DİLENCİNİN KEHANETİ”
ÖNSÖZ


“Kitaplar, gerçek dostlardır. İnsan, hayatın en büyük gerçek ve üzüntüleri içinde bile onlara başvurabilir ve onlarda istediği şeyleri bulabilir.” Fransız yazar Alphonse Daudet’nin kitaplarla ilgili bu doğru görüşünü biz de paylaşıyoruz.
Kitaplar gerçekten de bilge bir rehber, doğru yönü gösteren bir deniz feneri rolü oynarlar çoğu kez. Arayış içindeki okuyucu, kitabın içinde hızla koşar ve kitaptaki kahramanların sözlerinde kendi yaşamına ışık tutacak bir şeyler arar.
Mehmet Murat ildan’ın Batı tiyatro klâsikleri tarzında yazılmış ve 1930’ların Paris’inde geçen “Dilencinin Kehaneti” isimli bu oyununda, evliliği tehlikede olan bir kadının dilenci kılığındaki bir yazarla sokakta karşılaşmasından sonra gelişen olaylar anlatılmaktadır; dilenci, evli kadına değişik konularda evrensel nitelikte olan tavsiyelerde bulunmaktadır.
Tiyatroda söz sanatı güçlü olduğu için, okuyucuya verilmek istenen mesajlar da net ve güçlü olur. Edebiyat türleri içerisinde böyle önemli bir üstünlüğe sahip bulunan tiyatro türünde yazılan eserlerin çoğalmasını mutlulukla karşılıyoruz.
Türk tiyatrosunun, yirmi birinci yüzyılda dünya tiyatro denizini besleyecek en önemli nehirlerden biri olacağına inanıyor ve bunun gerçekleşmesi için çaba gösteren herkesi, Bakanlığımızı, yazarlarımızı ve matbaa çalışanlarını kutluyorum...

M. İstemihan Talay
Kültür Bakanı

Sisam Adası Aşıkları Arka Kapak Yazısı


Sisam Adası Âşıkları: “Öyküdeki olaylar, Sisam adasının karşısındaki koyda kamp yapan üniversiteli dört gencin denizde bir şişe bulmalarıyla başlar… Bu esrarengiz şişe onları karşıdaki yeşil adaya kadar götürecek ve oradaki genç Yunanlı âşıkların yaşamlarını derinden etkileyecektir…”
Napoli’de Balayı: “10 Ağustos 1945 günü, İstanbul’un tarihi bir sokağında, fötr şapkalı ve takım elbiseli bir adam küçük bir sahaf dükkanına girer… Karşı apartmandaki cinayeti soruşturan bu detektif, birkaç yıl sonra kendisini Napoli’ye kadar götürecek olan tuhaf gelişmelerin akışına kapılacaktır…”
Sekoya Çiçeği: “Ege’nin Gümüldür beldesinin doğusunda, Klaros antik kentinin bulunduğu Ahmetbeyli köyüne yakın yerdeki bir çiftlik evinde cereyan eden olayların hikayesidir Sekoya Çiçeği… Çiftlikte tek başına bir yazar yaşamaktadır; komşuları onu ziyarete geldiklerinde tatsız bir sürprizle karşılaşırlar…”
Bu kitap, birbirinden ilginç 14 özgün öyküden oluşmaktadır. Bunların arasında “Kara Sinek” gibi ödül almış; “Ölümsüz Yarış” ve “Nuh’un Gemisi” gibi övgüye değer bulunmuş; ve “Sisam Adası Âşıkları” gibi tiyatroda sahnelenecek olan öyküler de vardır. Özellikle kısa öyküler, Türk öykücülüğünde benzersiz bir tarzı temsil etmekte; yer yer, Zen ustalarının hikayelerinde olduğu gibi zihinlere bir aydınlanma esintisi vermekte ve kimi zaman da Amerikalı ünlü hikaye yazarı O’Henry’nin umulmadık bir biçimde noktalanan öykülerini çağrıştırmaktadır…
Yüksek ve klasik edebiyatın çağdaş temsilcilerinden yazar Mehmet Murat İldan’ın bu öykülerinde yaşamın derin anlamını, sevginin sıcaklığını, Türk-Yunan dostluğunu, bir cinayetin aydınlanışını, “bütünün” güzelliğini, insan hırsının kaynağını, şeytan ve meleğin tuhaf arzularını, bir işçinin öfkesini ve kara bir sineğin insana dair fikirlerini keyifle okuy
acaksınız…

Sakyamuni Oyunu Arka Kapak Yazısı




Milattan önce 6. yüzyılda Siddhartha Gautama isimli soylu bir prens kendisini ve insanoğlunu ıstıraplardan, korkunç acılardan tamamen kurtarmak amacıyla 29 yaşındayken ailesini ve sarayını sessizce terk etmişti. Sakya kralının oğlu Siddhartha yıllarca süren zorlu bir arayıştan sonra “mutlak” aydınlanmaya erişerek Budizm adı verilen ve bugün yüz milyonlarca taraftarı olan yeni bir manevi öğreti oluşturdu.
Elinizdeki bu kitap, bu yaygın öğretinin kurucusu Buda’nın, onun doğumunun, evliliğinin, gerçeği arayışının, temel felsefesinin tiyatral bir hikayesidir…
Buda’nın öğretisinde, kalıplaşmış inançlardan, dogmatik bilgilerden sıyrılarak düşünce yoluyla yeni bilgilere, yeni görüşlere doğru yelken açmanın, “aklı” kullanmanın, insan mükemmelliğine doğru ilerleyişin yolu verilmiştir… Onun öğretisi en güzel biçimde şu sözlerde mevcuttur: “Kendin kendine ışık ol, kendi dışında hiçbir şeyde, hiç kimsede ya da güçte sığınak arama, kendine gerçeği ışık yap…”

Mehmet Murat İldan’ın “Sakyamuni Buda” isimli eseri, Dünya Tiyatro Yazını’nda Buda’nın doğumundan ölümüne kadarki yaşamını anlatan tek oyundur. Sadeleştirilmiş bir Budizm felsefesiyle, edebi üslubundaki zarafetiyle, sözlerindeki huzur verici sakinliğiyle ve Türk Tiyatrosu’nun evrensel boyutunu genişleten “zaman-üstü” yapısıyla bu Klasik Tiyatro yapıtını okurken maddi dünyanın sığ sularından uzaklaşıp ruhsal dünyanın derinliklerine doğru içsel bir dalınç yapacaksınız…

Paris'in Altındaki Güller Arka Kapak Yazısı


1930’lu yılların Paris’inde, dünyanın bu en romantik ve en parlak şehrinde insanların kanını donduracak karanlık bir hikaye yaşanmıştı. Bu roman, hikayenin kahramanı olan kişinin anısını yaşatmak için yazılmıştır…
Her şey, bir alacakaranlık vakti dar ve kirli bir sokakta yakışıklı bir dilencinin oradan geçmekte olan zarif bir kadından para dilenmesiyle başlar. Genç dilenci, yüksek zekasıyla kadının bir sırrını ortaya çıkarınca, zengin kadının gizemli dilenciye karşı olan hisleri, nefretle başlayıp kısa bir sürede içerisinde büyük bir saygı ve hayranlığa dönüşür. Bundan sonra olan olaylar, roman kahramanlarının hayatlarını asla tahmin edemeyecekleri bir şekilde değiştirir… Zengin kadının dilenciyle olan dostluğu, onu Afrika’nın Fransız Gine’sindeki vahşi ormanlara, oradaki Bossou Şempanze Araştırma köyüne kadar sürükleyecek ve bu köyde korkunç bir cinayetle ilgili bir sırrı keşfedecektir…
Türk Edebiyatı’nda benzeri olmayan özgün bir yazım tarzı, anlatımındaki filozofça derinlik, dilindeki etkileyici akıcılık, kurgusundaki zekice sağlamlık ve kahramanların sözlerindeki büyüklükle Paris’in Altındaki Güller bütün çağlarda okunabilecek gerçek bir klasik yapıttır…
Bu seçkin romanı okurken, “Âşıklar Kenti” Paris’in sokaklarında ve onun yer altı dünyasında canlı bir şekilde dolaşacak, kentin büyüsü, tesadüflerin gücü ve yaşamın sonsuz gizemi üzerine düşüneceksiniz…

Paris'in Altındaki Güller Tanıtım Yazısı


Paris’in Altındaki Güller, profesyonel edebi yaşamına 2000 yılında iktisat mesleğini bırakarak başlamış olan Dr. Mehmet Murat İldan’ın Antikacı Arago’nun Günlüğü’nden sonraki ikinci romanıdır.
Son beş yıl içerisinde 20’den fazla öykü ve 18 tiyatro oyunu yazmış olan yazarın bütün öteki eserlerinde olduğu gibi bu yeni romanda da dört temel özellik yer almaktadır: “Yüksek edebiyat,” “Zekice kurgulama,” “Dil ustalığı,” ve “Benzersiz üslup.”
Roman, 1930’lu yıllarda, “Rüyamsı kent” Paris’te yaşanmış olan trajik bir hikayeyi anlatmaktadır. 1.5 yıl Fransa’da yaşamış olan yazarın Paris’in büyüleyici güzelliğine dair romantik tasvirleri de bu romanda canlı bir şekilde yer alır…
Hikaye, bir alacakaranlık vakti Paris’te “Kurtuluş” isimli kirli bir sokakta başlar. Bir dilenci, güzel bir kadından para ister. Zaman ilerledikçe dilencinin son derece gizemli ve zeki biri olduğu anlaşılır. Genç kadın, kendi yaşamıyla ilgili bir sırrı keskin muhakeme gücüyle ortaya çıkaran bu dilenciye karşı büyük bir hayranlık duymaya başlar…
Dilenciyle olan dostluğu genç kadının yaşamının akışını tamamen değiştirir. Onu, Afrika’nın Fransız Gine’sindeki vahşi ormanlara kadar götürür ve orada Bossou Şempanze Araştırma köyündeki bir cinayetin sırrını keşfetmesine sebep olur…
Roman kahramanları “büyük” ve “kalıcı” sözler söylerler; metinde filozofça derinlikler içeren paragraflara sıkça rastlanır; Antikacı Arago’nun Günlüğü’nde olduğu gibi bu romanda da tesadüflerin gücü ve yaşamın sonsuz gizemi üzerine düşünceler yer alır; Paris’in yer altı dünyası ile ilgili ilginç ve ürpertici bilgiler de vardır…
Yazarın tiyatro oyunları 150 yıllık Türk Tiyatro Tarihi’nde “Benzersiz” bir üslubu yansıtırken, romanları da yine böyle “Alışılmadık” bir çizgidedir. Paris’in Altındaki Güller, Türk romancılığının çıtasını yükseltecek, yazıldığı çağı aşacak değerli ve özgün bir yapıttır; yüksek ve akıcı edebiyatın güzel bir örneğidir…